2022’ye Girerken Uluslararası Kuruluşlarda Türkiye

PAYLAŞ

Dış politikada gelgitlerle dolu bir yılı daha geride bıraktık. 2021 yılı içerisinde Birleşik Arap Emirlikleri’yle ikili ilişkilerimizin yeniden yoluna koyulması haricinde, mevcut sorunların çözümlenmesi açısından kayda değer bir gelişme yaşanmadı. Değerli yalnızlıktan kurtulmak amacıyla, yılın ilk aylarında Mısır’la başlatılan diyalog henüz meyvelerini vermedi. Yılın son günlerinde Ermenistan ve İsrail ile münasebetlerimizde ortaya çıkan kıpırdanma işaretleri, umarız yeni yılda olumlu sonuçlar vermeye başlar. Uluslararası ilişkiler üzerinde çalışan uzmanlar, 2021 yılının Türkiye açısından değerlendirmesini daha ayrıntılı olarak yapacaklardır. Ben, bu yazıda Türkiye’nin uluslararası kuruluşlarla ilişkilerinde yaşanan gelişmeleri irdelemekle yetineceğim.

 

Birleşmiş Milletler:

 

Maalesef, Türkiye’nin uluslararası kuruluşlardaki “hâl ve gidiş” notu, 2021 yılında pek parlak olmadı. Hatta bazı kuruluşlardan tamamen dışlanmamız bile konuşulmaya başlandı. Birleşmiş Milletler’de (BM) 2008 yılındaki Güvenlik Konseyi seçimlerinde elde ettiğimiz başarıdan sonra, ciddi bir seçim kazanabilmiş değiliz. 2014-16 dönemi için tekrar aday olduğumuz Güvenlik Konseyi seçimleri tam bir hezimetle sonuçlandı. Geçen yıl Güvenlik Konseyi seçimlerinden sonra BM içerisinde en değerli seçimler sayılan İnsan Hakları Konseyine seçilemedik. Son yıllarda BM sistemi içerisinde olmamakla beraber EXPO için üst üste aday gösterdiğimiz İzmir, iki kez kaybetti. Olimpiyatları bir türlü İstanbul’a alamıyoruz. 2010 yılında Kimyasal Silahların Yasaklanması Örgütü’nün Genel Direktörlüğüne seçilen Ahmet Üzümcü‘den sonra BM’ye yerleştirebildiğimiz üst düzeyli bir görevlimiz olmadı. (Volkan Bozkır‘ın 75.dönem Genel Kurul Başkanlığı coğrafi rotasyon ilkesi gereği, sıra Türkiye’ye geldiği için gerçekleşti). Kriz bölgelerinde patlayan her bombadan sonra Birleşmiş Milletler’i acizlikle suçlamak, her vesileyle tekrarlanan, “Dünya Beş’ten Büyüktür” söylemi, ister istemez BM ile ilişkilerimize yardımcı olmuyor.

 

Ayasofya’nın müzeden camiye dönüştürülmesi UNESCO ile ilişkilerimizi bozmuş olmasa da, belirli bir burukluk yarattı. Aslında kültürel miras olarak koruma altına alınan bir yapının ne şekilde kullanılacağı UNESCO’yu fazla ilgilendirmiyor. UNESCO’nun üzerinde durduğu, anıtın tarihi dokusuna zarar verebilecek değişikliklerin yapılmamış olması. Kültürel Mirasın Korunması Komitesinin Çin’deki son toplantısından sonra yapılan açıklamada da dile getirildiği üzere, Türkiye’nin UNESCO ile diyaloga ve işbirliğine girmeden dönüşümün gerçekleştirilmiş olması, Sözleşmenin ruhuna uygun düşmüyor. UNESCO bu konudaki nihai raporunu önümüzdeki şubat ayında açıklayacak. Bekleyip göreceğiz.

 

NATO:

 

NATO’da ağırlığımız giderek zayıflıyor. GKRY, İsrail ve Avusturya gibi ülkelerle ikili sorunlarımız nedeniyle sık sık veto kullanmamız müttefiklerimizi bezdirmiş durumda. NATO demek, bir anlamda Amerika demektir. NATO’da Amerika’nın istediği olur, istemediği olmaz. Şüphesiz, Amerika ile ilişkilerimizin perişan hâli NATO’da da etkisini gösteriyor. Allah’tan Türkiye gibi AB üyesi olmayan kuzey kanattaki müttefikimiz Norveç’ten gelen Genel Sekreter Jens Stoltenberg, bugüne kadar vaziyeti iyi idare etti. 2022’de seçilecek halefi döneminde Türkiye’nin işi muhtemelen daha da zorlaşacaktır.

 

Avrupa Birliği:

 

Avrupa Birliği ile ilişkilerimiz herkesin malumu, fazla söze gerek yok. Komisyon’da Türkiye’nin işlem gördüğü bölüm bile değiştirildi. Artık bir Kuzey Afrikalı muamelesi görüyoruz. Adaylık süreci sona erdirilmemiş olsa da tamamen donduruldu. Dal kıpırdamıyor. Yasa dışı göç sorunu olmasa, AB’nin aklına hiç gelmeyeceğiz. Seçimlere kadar iki tarafın da adım atmaya niyeti yok. Bu durumdan alan memnun, satan memnun gibi bir hâl var.

 

Avrupa Konseyi:

 

En karanlık tablo ise Avrupa Konseyiyle ilişkilerimizde karşımıza çıkıyor. Kurucu üyesi olduğumuz, İnsan Hakları Sözleşmesi’nin yazımına katkıda bulunduğumuz, kısa bir süre önce Parlamenter Meclisinin Başkanlığını yürüttüğümüz bu örgütte, Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararlarını uygulamadığımız için başımız fena halde dertte. İhlal süreci başlatıldı. 2017 yılından bu yana zaten tekrar denetim sürecindeyiz. Bu kere ne gibi bir yaptırımla karşılaşacağız 19 Ocak’ta Strazburg’ta ele alınacak.

 

AGİT:

 

AGİT kendi başının derdine düşmüş. Bizimle uğraşacak hâli yok. Yoksa Milli Azınlıklar Yüksek Komiseri, Medya Özel Temsilcisi ve Demokratik Kurumlar ve İnsan Hakları Ofisi gibi AGİT mekanizmaları üzerimize gelecek olsalar, başta tutuklu gazeteciler olmak üzere ellerinde canımızı yakacak çok malzeme var. Rusya’nın geçen sene insani boyut uygulamasının izlenmesi toplantısını yaptırmaması, bizi de yeniden FETÖ’cülerle uğraşmak gibi bir dertten kurtarmış olmalı.

 

Daimi Temsilciliklere çok fazla siyasi büyükelçi ataması var

 

Halen Türkiye’nin uluslararası kuruluşlar nezdinde 12 daimi temsilciliği var. Ne hikmetse, son olarak UNESCO’ya yapılan atama ile bunlardan dördü kurum dışından atanan büyükelçilere emanet. Mevcut daimi temsilcilerimizin üçte biri kariyerden gelmiyor. Genel siyasi atamalarla karşılaştırıldığında bu çok yüksek bir oran. Çok taraflı diplomasi daha kolay mı sanılıyor? Yoksa “monşerler”e daha az mı güveniliyor? Ne olursa olsun çok yanlış bir yaklaşım.

 

Rahmetli Kamran İnan, “Çok taraflı diplomasi, dışişleri bakanlıklarının vitrinidir, en iyi ürünler vitrinde sergilenmelidir” derdi. Bugüne kadar da hariciyenin en parlak diplomatları, en seçkin büyükelçileri hep daimi temsilciliklerde görevlendirilmiştir. Uluslararası kuruluşlar aynı zamanda müzakere forumlarıdır. Çoğu zaman gece yarısına kadar süren yazım çalışmalarında Bakanlıktan talimat alamayabilirsiniz. Kararı siz verirsiniz. Görüşmelerde cevap hakkı kullanırken önünüze yazılı metin konmaz. Daimi temsilci olmak birden fazla lisanı çok iyi bilmek, hazır cevap olmak, soğuk kanlı kalmak ama bağırıp çağırmadan lafı gediğine koyabilmek, kulislerde meslektaşlarınızla iyi ilişkiler kurabilmek, güçlü bir hitabet ve ikna yeteneğine sahip olmak gibi özel yetenekler gerektirir. Örnek mi istiyorsunuz? Kıbrıs Barış Harekâtı sırasında Güvenlik Konseyine Türkiye aleyhinde karar tasarısı sunan Fransa Daimi Temsilcisi’ne cevaben, Fransızın sinir uçlarına dokunabilmek için ana dili gibi bildiği Fransızca yerine, İngilizce yaptığı konuşmada, Fransa’yı yerin dibine batırdıktan sonra konuşmasını “Vicdanınızı rahatlatmak için sizden kaç mirage uçağı almalıyız?” sorusuyla bitiren Osman Olcay; Cenevre’deki ateşkes görüşmelerinde Kıbrıs’daki Türk askerlerinin ilerlemesine vakit kazandırmak için mikrofonu sekiz saat elinden bırakmayarak sürekli konuşan Coşkun Kırca; İnsan Hakları Konseyinde Türkiye’yi eleştiren ABD Büyükelçisi’ne “Sizin kıta keşfedildiğinde, biz İstanbul’un fethinin 54. yıl dönümünü kutluyorduk” diyen Kamran İnan; AGİT’te “Konvansiyonel Silahlı Kuvvetler Antlaşması” (AKKA) müzakerelerinde, Türkiye’nin elde ettiği kazanımlar nedeniyle Yunanistan Daimi Temsilcisinin emekliye sevk edilmesine neden olan Ali Hikmet Alp... Bu efsane daimi temsilcilerin oturdukları koltuklara atama yaparken iki değil, en az üç kere düşünmek lazım.

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Subscribers