KARADENİZ’DE KASIRGALAR-EGE VE AKDENİZ’DE GERİLİMLER

PAYLAŞ

Karadeniz-Akdeniz havzası için bütüncül bir stratejinin ana dayanakları üzerine bir deneme

 

SOĞUK SAVAŞ ERTESİ DENİZLERİMİZDE NE OLDU?

 

Soğuk Savaş bittiğinde başta Avrupa olmak üzere dünya rahat bir nefes aldı. Karalarda, denizlerde ve semalarda uzun süre hâkim olan elektriklenmeler yüksek gerilimden arınmaya yüz tuttu. İşbirliği ve ortaklıklar küresel ve bölgesel güvenlik gündeminin ana temaları arasında yer almaya başladı.

 

Zamanın ruhunu yakalamaya çalışan Türkiye, bu dönemde dikkatini, başta Kafkasya ve Orta Asya olmak üzere diğer coğrafi alanların yanı sıra geniş Karadeniz havzasına çevirmişti. Bu anlayışın en somut ürünü 1992’de can verilen Karadeniz Ekonomik İşbirliği Teşkilatıydı (KEİ). Teşkilatın temel amacı, Karadeniz bölgesinde ekonomik, ticari, çevresel ve toplumsal kalkınmayı hedefleyen, kısacası kuzey kuşağımızda istikrar, huzur ve refah tesis etmeye dayalı bir bölgesel işbirliği modelini hayata geçirmekti.

 

Türkiye’nin yakın çevresinin kuzey hattını hedef alan bu anlayışın gerisinde yatan heyecan ve coşku, Akdeniz kuşağında maalesef boy gösteremedi. Dikkatler Kıbrıs meselesini çözmeye dönük çabalara odaklanmıştı. 1990’ların sonundan itibaren hızlanan AB üyelik süreciyle iç içe yürütülen bu çabalar, süreç boyunca karşılaşılan aksaklıklar, Annan Planı’yla ilgili gelişmelerde yaşanan hayal kırıklıkları ve GKRY’nin AB üyeliği ile sonuçsuz kaldı.

 

2000’li yılların başında keşfedilen Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynakları da Ankara’yı enerji alanında ön almaya ve işbirliğine yönlendirmede başarılı olamadı. İsrail, Mısır ve Suriye ile yaşanan anlaşmazlıklar ile Libya’da karşılaşılan sorunlar Ankara’nın özellikle Doğu Akdeniz’deki hareket alanını sınırlandırdı.  Ankara’ya, başta Azerbaycan olmak üzere, Orta Asya’dan, Irak ve İran’dan gelecek petrol ve doğalgaz yeterdi! Bu bağlamda uzun vadeye yayılmış ve geniş kapsamlı bir enerji stratejisinde zamanın ruhuna uygun olarak harekete o yıllarda geçilemedi. ‘Arap Baharı’yla da Ankara’nın Akdeniz’de yalnızlaştığı bir sürece girildi.

 

Karadeniz ile Akdeniz dinamikleri ve dengeleri arasına bir yerde adeta ‘siyah perde’ çekilmiş oldu. Karadeniz’e dönük yaklaşımın ekonomik-ticari-diplomatik-toplumsal kulvarları bölgesel ölçekte aşama aşama ilerletilirken güvenlik boyutunun eksik bir halka olarak kaldığı görüldü. 1990’lı yılların sonunda Türkiye, bölgenin ‘güvenlik açığını’ gidermek üzere bir dizi adım atmaya başladı. 1998’de Varna’da Karadeniz Deniz İşbirliği Görev Grubu’nun (BLACKSEAFOR-BSF) temelleri atıldı. 2000’de Karadeniz’e Kıyıdaş Devletler Sınır/Sahil Güvenlik Teşkilatları İşbirliği Forumu’nun (BSCF) tesis olunmasına yönelik girişim, 2002’de Karadeniz’de Deniz Kuvvetleri Arasında Güven ve Güvenlik Arttırıcı Belge’nin (CSBM) imzalanması ve 2004’te Karadeniz Uyumu Harekâtının (OBSH) kıyıdaş ülkeler arasında başlatılması Karadeniz’de deniz güvenliği alanında gözlenen boşluğun Türkiye öncülüğünde bölgesel sahiplenme anlayışı temelinde doldurulması sürecinin halkalarını oluşturdu.

 

Bu kademeli bölgesel yapılanmanın hayata geçirilmesinde Akdeniz’de NATO tarafından teröre karşı mücadele amacıyla başlatılan Etkin Çaba Harekatı’nın dayandığı model esas alındı. Terörizmle deniz boyutu itibariyle de mücadeleye dayalı bu model Türkiye tarafından Karadeniz deniz güvenliği için bir referans olarak alındı. Buna karşılık, Akdeniz’de yürütülen Etkin Çaba Harekâtının Karadeniz’e bölge dışı donanma unsurlarıyla birlikte genişletilmesi eğiliminin güç kazanmasına, dolayısıyla bölgesel sahiplenmeyi ve Montrö rejimini zorlayabilecek bir tablonun ortaya çıkmasına karşı ön almak düşüncesi devletin ilgili kurumlarında hâkim oldu. ‘Karadeniz’e özgü bir model’ geliştirilmesindeki rehber ilkelerden birini de, Karadeniz’de en geniş kıyıya sahip olan, o dönemde yegâne NATO üyesi Türkiye’nin Montrö Sözleşmesi hükümleri temelinde, İttifak nezdindeki görünürlüğünü ve önemini arttırmak düşüncesi oluşturdu. Bu yönlendirici ilkeler ışığında ve Karadeniz ölçeğinde bölgesellik temelinde başlatılan uygulamalar, Akdeniz’de yürütülen NATO harekâtının tamamlayıcı bir bölgesel bileşkeni olarak ilan edildi. Örneğin Türkiye, OBSH vasıtasıyla elde ettiği ve Karadeniz Ereğli’de bulunan donanma merkezinde toplanan verilerin ilgili NATO deniz komutanlığıyla paylaşılmasının kıyıdaş ülkelerce kabul edilmesinde belirleyici rol oynadı.

 

Karadeniz’de sular bölgesel çabalar aracılığıyla durulmaya yüz tutarken, ABD’de El Kaide’nin gerçekleştirdiği terör saldırıları ertesinde NATO’nun da müdahil olduğu teröre karşı küresel mücadelenin deniz boyutunda Akdeniz hareketlendi. NATO, Akdeniz’de olası terör faaliyetlerini ve kitle imha silahlarının yayılması tehlikesini önlemek üzere 4 Ekim 2001’de Aktif Çaba Harekâtını başlattı. On beş yıl boyunca devam eden ve Deniz Muhafızı Harekâtının başlamasıyla 2016 Ekim’inde son bulan bu V. madde (kollektif savunma maddesi) operasyonuna Türkiye uzun yıllar katkıda bulundu.

 

Türkiye, Akdeniz’deki NATO harekâtının üzerinden beş yıl, Karadeniz Uyumu Harekâtının üzerinden ise iki yıl geçtikten sonra 2006 Nisan’ında, Doğu Akdeniz’de enerji güvenliğine dönük Akdeniz Kalkanı Harekâtını başlattığını ilan etti. Bu harekât uzun yıllar Türk donanmasının tek yanlı çabalarıyla ayakta tutuldu. Karadeniz’de gerçekleştirilen ve başarılı sonuçlar veren bölgesel ölçekten mahrum kaldı. Dolayısıyla, Doğu Akdeniz’de bölgesel destekten yoksun biçimde yürütülen ulusal ölçekli bu Harekât, bölgede Türkiye tarafından gerilime dayalı bir politika izlenmeye başlandığı bir dönemde, 2019 yılından itibaren uygulanmasına başlanan Mavi Vatan serisi tatbikatlar ölçeğinde bölge dışından ülkelerin de katılımıyla çokuluslu bir çerçeveye kavuşmaya başladı.

 

Karadeniz’de edinilen deneyime rağmen onüç yıl aradan sonra atılan bölgesel kurguya dayalı ‘çokuluslaşmanın’ potansiyel getirilerinden tam olarak yararlanmak mümkün olmadı; çünkü Türkiye’nin bölgesel işbirliğini dışlayan, bölge ülkeleriyle ilişkilerini had safhada geren, bölgedeki hemen her ülkeyle ilişkilerde ihtilaflara meydan veren bir dış ve güvenlik siyaseti kulvarı Türkiye’yi hızla ‘değerli yalnızlığın’ pençesine mahkûm etti. Bu bağlamda bölgede güdülen Müslüman Kardeşler-Hamas yanlısı politikalar Türkiye’nin Mısır’la, İsrail’le ve Körfez ülkeleriyle ilişkilerini dibe sürükledi.

 

O dönemki tabloda ne 2006’da başlatılan tek yanlı Akdeniz Kalkanı Harekâtından, ne de 2019’da yeniden ve bu kez çoktaraflı/çokuluslu bir çerçeveyi de olabildiğince içerecek yönde uygulanmasına çalışılan tatbikatlardan (Mavi Vatan serisi) bölgesel ilişkilerin deniz boyutunda normalleşmeyi sağlayacak, güven artıracak sonuçlar elde edilebildi.

 

Buna paralel olarak, Kıbrıs meselesinin süregiden çözümsüzlüğünün meydan verdiği tablo ile Doğu Akdeniz’deki hidrokarbon kaynakları üzerindeki bölgesel-küresel çekişme de Türkiye’nin Doğu Akdeniz’de bölgesel işbirliği ortamına vücut vermede oynaması gereken rolü çok büyük ölçekte örseledi, hatta önledi.

 

2008 SONRASI ORTAM

 

Bu süreçte, 2008’de Rusya-Gürcistan arasında patlak veren savaş ertesinde giderek daha da revizyonist politikalar izleyen Rusya’ya Karadeniz’e kıyıdaş ülkelerin güven duymamaya başlamaları ve tehdit algılarını doğal olarak Rusya üzerine kurgulamaları Karadeniz’de Türkiye’nin öncülüğünde başlatılan güven-güvenlik arttırıcı iklimi iyice bozdu. 2014’te Rusya’nın Kırım’ı işgal ve ilhakı ve Donbas bölgesini istikrarsızlaştırmaya yönelik faaliyetleri ve özellikle 2022 Şubat’ında Ukrayna’ya karşı başlattığı işgal girişimi de Karadeniz’de kıyıdaş ülkelerin sahiplenmesinde yönetilebilecek, ortak güvenliğin inşa halindeki temellerini tümden tahrip etti.

 

2014’te Ukrayna’da saldırgan tutum içine giren Rusya 2015’ten itibaren de Suriye’ye yerleşip, Tartus’taki lojistik ikmal üssünü tam teşekküllü bir donanma üssüne çevirmek suretiyle Doğu Akdeniz yaklaşım yollarını kontrol edebilecek bir konum kazandı. Bu bağlamda Rusya, kendi açısından Karadeniz ve Akdeniz arasındaki bütünlüğü sağlamaya dönük önemli bir kazanım elde etti. Bu halkaya Azak (Azov) Denizi/Kerç Boğazı ile Hazar Denizini de ekledi. Dolayısıyla, karşımıza bölge ülkelerinin karşısına üç denizi (Karadeniz, Akdeniz ve Hazar Denizi) stratejide ve pratikte bütünleme yolunda ciddi mesafe alan ve bu geniş havzada denizlere ilaveten hava sahasındaki hâkimiyetini de perçinleyen bir Rusya çıktı.

 

Bu dönemde Ukrayna’ya odaklı Rus tehdidini karşılamak üzere ABD ve NATO, sadece Yunanistan’a değil, Balkan ülkeleri ile Merkezi ve Doğu Avrupa ülkelerine de kuvvet takviyesi yaptı. Türkiye ve ABD arasındaki ilişkilerin, iki ülke arasında karşılıklı olarak atılan hatalı adımlar sonucunda gerilimli bir eğilime girmesinin de etkisiyle Rusya’ya karşı deniz alanları dâhil bölgesel caydırıcılık sergilemek üzere ABD’nin, diğer bölge ülkelerinin yanısıra Yunanistan’a yaptığı askeri yığınaklanma Türkiye’de endişeyle karşılandı. Buna ve AB dayanışmasına güvenen Yunan liderlerinin Türkiye’ye karşı gerilim yüklü politikalara yönelmesiyle de Ege ve Doğu Akdeniz’de tansiyon iyice yükseldi.

 

Bir yandan Rusya’nın hem genişleyen Karadeniz sahil şeridinde hem güney kuşağımızdaki Suriye’de konuşlandırdığı donanma dâhil askeri imkân ve kabiliyetler, diğer yandan Yunanistan’ın batı ve güney hatlarında sergilediği çatışmacı tutum ile bölge ülkeleriyle gerçekleştirdiği ittifaklar, üç tarafı denizle çevrili iki yarımadadan (Anadolu ve Trakya)oluşan Türkiye’yi bölgede iyice yalnızlaştırdı. Ankara’nın bu duruma yanıtı 2019’dan itibaren etrafındaki üç denizde birden Mavi Vatan serisi tatbikatları başlatması oldu. Yine gecikmiş bir zaman diliminde başlatılan bu seri kapsamındaki tatbikatların, olayların akışının zorlamasıyla mı, ya da konjonktürün özellikleri gereği mi yapıldığı sorusu yönetim dışı birçok düşünce kuruluşu ve analistin zihinlerine takıldı. Kamuoyunun da gündemine girdi.

 

Diğer bir soru işaretini ise, kurgusu ulusal ölçekli olsa da, bu tatbikatta, tıpkı zamanında Akdeniz Kalkanı Harekâtında olduğu gibi, Seçkin Gözlemci Günleri hariç, çokulusluluktan kaçınan bir anlayışın hâkim kılınması oluşturdu. Bu durum, faaliyetlerin yarattığı sonuçların artısı-eksisi üzerinde etraflıca durulmamasına, diğer bir anlatımla, bölgesel temelden yine mahrum bırakılmasının gerekçelerinin açıklanmaması/bunların doyurucu olarak kamuoyuna anlatılmamasına meydan verdi. Esas geçerli soru ise bu tatbikatın Doğu Akdeniz Havzası ülkelerine, dolayısıyla bölgesel katılıma da olanak sağlaması halinde buna hangi ülkelerin katılmakta istek göstereceklerinde düğümleniyordu.

 

2006’da başlatılıp uzun süre ara verildikten sonra 2019’da bölgeye dönük askerileşmiş, bölge ülkelerini karşısına alan cepheleşmeye dönük bir politikayla Doğu Akdeniz’deki doğal hak ve çıkarlarımızı sahada sergilemek üzere bu kere ‘Mavi Vatan’ serisi tatbikatların gerçekleştirilmesinin diplomasi alanında ne derece somut sonuçlar getirdiği konusu sorgulanmalıdır. Bu seri tatbikatların, sonuçları itibarıyla ön alıcı bir stratejiye değil, konjonktürün gerektirdiği tepkisel nitelikte bir kurguya dayanıp dayanmadığı da, geleceğe dönük bir anlayışın geliştirilebilmesi adına üzerinde durulmaya değer. Bu tatbikatlara çokuluslu bir çehre kazandırmaya yönelik girişimler meyanında bölge dışı ülkelere yapılan davetler bölgesel sahiplenme beklentilerine  güç vermekten ve bölgesel sonuçlar üretmekten uzak bir yaklaşımı simgelemiştir.

 

Tabii bir tepki olarak değerlendirmeye müsait görülebilse de ‘sahada ve masada’ izlendiği iddia olunan dış-güvenlik politikaları pratikte Türkiye’nin karşısına İsrail-Mısır-BAE-GKRY-Yunanistan’ı, hatta zaman zaman yönetim çevrelerince önem atfedilen ve ortak olarak görülen Katar’ı çıkarmış, bu cepheye başta Fransa olmak üzere AB’nin önde gelen ülkeleri ile ABD de destek vermiştir. Kısacası, Türkiye karşıtı cephenin genişlemesiyle sonuçlanan bir süreç karşımıza çıkmıştır. Bu sadece askeri alanla sınırlı kalmamış, deniz yetki alanlarının paylaşılması, Doğu Akdeniz hidrokarbon kaynaklarının çıkarılıp, pazarlanması gibi konulara da sirayet ederek adeta yeni bir jeopolitik/jeostratejik iklimi yaratmıştır.

 

Mavi Vatan serisi tatbikatlar Türkiye’yi çevreleyen üç denizi de kapsayan bir bakış açısını simgeliyor olsa da, Türkiye’nin doğal ve meşru zorunluluklardan kaynaklanan bu tür geniş çaplı deniz tatbikatlarının dayandığı bütüncül, yaşayan ve sürdürülebilir bir bölgesel stratejiye gereksinimi olduğu gerçeğini değiştirmiyor. Belki de bu ihtiyacı daha da sarih bir hale kavuşturuyor.

 

Bu durum, birçok önde gelen ülkenin yaptığının aksine kendisine özgü bir güvenlik stratejisi ve stratejik konsept hazırlamaktan ve bunu ülke  içi ve dışı kamuoylarıyla paylaşmaktan uzak bir anlayışın hakim olduğu Türkiye’de konunun hassasiyetle gündeme alınması gereğini önümüze çıkartıyor. , Özellikle büyük küresel güçler arasındaki jeopolitik/stratejik rekabetin keskinleştiği ve bölgesel güçleri de içine çektiği bir ortamda Karadeniz-Ege-Akdeniz’i bir bütünlük içinde kabul eden, geniş ölçekli ve uzun erimli bütüncül bir stratejiye ihtiyaç bulunuyor.

 

NASIL BİR BÜTÜNCÜL STRATEJİ?

 

Mevcut döneme ve geleceğe bakarak sözü edilen bütüncül stratejinin akla gelen olası bileşenlerini şöylece toparlamak mümkün:

 

➢ Türkiye’yi bölgesinde deniz alanları dâhil yalnızlaştıran ideolojik temelli politikalar kökten terkedilmeli, denizlerdeki meşru ve doğal ulusal çıkarlarımızı önceleyen, bölge odağına ve bölgesel işbirliğine açık yollar aralıksız izlenmelidir.

➢ Deniz yetki alanlarına ilişkin olarak sadece Libya’yla varılan mutabakatla yetinilmemelidir. Tüm bölgeyi içerecek bir anlayış ve yapılanma hâkim kılınmalıdır. Bu hedefe gidilirken orta-uzun vadede de olsa başta Suriye olmak üzere diğer bölgesel unsurları dışarıda bırakacak bir yaklaşımdan kaçınılmalıdır.

➢ Bütüncül stratejiye dayalı olarak Akdeniz Kalkanı ve Mavi Vatan Tatbikatlarında izlenen tek taraflı tasarruflar yerine güveni arttırmak ve yanlış algıların önüne geçmek amacıyla, aşamalı bir biçimde de olsa, uygun görülecek bölgesel aktörlerin bu faaliyetlerde yer almalarının önü açılmalıdır. Bu suretle söz konusu etkinliklerin çokuluslu bir yapılanmaya evrilmesine zemin oluşturulabilecektir.

➢ Bir yandan Türkiye’nin sahip bulunduğu askeri imkân ve kabiliyetlerin sergilenmesi suretiyle icra edilecek ulusal caydırıcılık ortaya konurken, diğer yandan Türkiye’yi bölgesel odağın dışına itmeye dönük adımlardan/söylemlerden kaçınılmalıdır.

➢ Bölgesel normalleşme sürecinde başvurulacak işbirliği metodları arasına denizde askeri işbirliği alanı da dahil edilmelidir. Bu bağlamda, genel anlamıyla diplomasi kulvarını destekleyecek ‘kurumsal askeri diplomasiye’ de imkân verilmelidir.

➢ Her üç deniz için geliştirilmesi gerekli güven ve güvenlik arttırıcı önlemler paketinin bütüncül bir stratejiye dayandırılması esas alınmalıdır. Gerektiğinde uyarlanmaya açık önlemler manzumesi, olayların akışına veya sadece dönemsel gelişmelere bağlı olmamalı, her bir ilgili devlet kurumunu yönlendirecek, bunlar arasındaki eşgüdüm ve işbirliğini zorunlu kılacak bir temele tabi tutulmalıdır. Bu çerçevede ilk akla gelen soru bütüncül stratejinin sorunlarla dolu ayağında nasıl ilerleme sağlanabileceğidir. Dolayısıyla, stratejinin Ege boyutunda ulusal tutumuzu haleldar etmeyecek uygulamaları ihmal etmeden, diğer bir anlatımla, dozu iyi ayarlanmış bir caydırıcılık temelinde diyalog, ikili (Türkiye-Yunanistan) ve çoktaraflı çerçevelerde canlı tutulmalıdır. Bu ancak hukuki alan dâhil olmak üzere, diplomasiyi her yönden ve her zeminde etkin kılacak, gelişmelere göre uyarlanmaya açık bir yaklaşımın ısrarla ve tutarlılıkla sürdürülmesi sayesinde başarılabilir.

➢ Bütüncül strateji, diplomasi ile askeri caydırıcılık arasındaki hassas dengeye dayanmalı ve askeri kuvvetleri sahaya sürmeden diplomasinin her kulvarından ulusal çıkarlar ekseninde yararlanılması öncelenmelidir. Dolayısıyla, özellikle son üç yıldır yapıldığı gibi, askeri ağırlıklı güç ve caydırıcılık öne çıkarılmamalı, gerekli diplomatik zemin hazırlanmadan denizlerde de sert güç unsurlarını ilk planda tutan anlayışa mesafe konulmalıdır.

➢ Bütüncül stratejinin ana bileşenlerinden birini de Türkiye’nin özellikle Doğu Akdeniz’de, bölgesel mutabakatlara dayalı Münhasır Ekonomik Bölgeler ilan etmesini sağlayacak zemine vücut verilmesi oluşturmalıdır.

➢ Kıbrıs meselesi ile Ege bağlantılı sorunların çözümünün orta-uzun vadeye yayılacağı inkar edilemez bir gerçektir. Bu gerçeğin ışığında Türkiye’yi, karşı karşıya bulunduğu ‘denizlerdeki yalnızlık çemberinden’ çıkaracak, askeri alan dâhil olmak üzere her türlü bölgesel işbirliği platformlarının ayrılmaz bir parçası yapacak bir yol izlenmelidir. Bütüncül stratejide atılması gereken yeni adımlar dahil olmak üzere tüm hedef ve parametreler açıkça tanımlanmalı ve ivedilikle hayata geçirilmeleri yönünde çaba harcanmalıdır.

➢ Karadeniz ve Ege’den farklı olan Akdeniz’in özel durumu dikkate alınarak, tüm Akdeniz’e yönelik bölgesel, gerektiğinde küresel bakış açısına sahip bir vizyonun bütüncül stratejiyi besleyecek tarzda geliştirilmesi gereklidir. Bu vizyon, Ankara’nın denizlerdeki meşru hak ve yetkilerini gözeten, Akdeniz havzasındaki aktörlerin tamamıyla karşılıklı işbirliğine gidilmesine imkan tanıyacak bir eksene oturtulmalıdır. Bu eksenin Ege ve Karadeniz bağlantıları (elbette Montrö Sözleşmesini esas almak kaydıyla), bölgesel özellik ve dinamikleri de gözetecek şekilde stratejik bütünlük içinde açıklığa kavuşturulmalıdır.

➢ Stratejinin yapımı ve uygulanmasında kurumsal işbirliği ve eşgüdüm mutlaka sağlanmalı, girişimin Türkiye’nin ulusal çıkarlarını çok farklı açılardan tanımlayan ve ülkeyi deniz çıkarlarımız bakımından zora sokan dar çevrelerin sığlığına terkedilmemelidir.

➢ Gerek geliştirilecek bütüncül stratejinin hayata geçirilmesinde, gerek ülke çapında deniz/denizcilik bilincinin arttırılmasında yalnızca Deniz Kuvvetleri Komutanlığını değil, bu alanda faaliyet gösteren tüm kamu ve özel sektör kurum ve kuruluşlar ile akademik dünyanın ve düşünce kuruluşlarının etkin rol oynamalarına imkân verecek bir planlama yapılmalıdır. Bu sayede, devletin kurumsal aklı ve tecrübe birikiminin ışığında topyekûn bir çabayla ortak bir vizyon doğrultusunda hareket edilebilmesi, yetkin ve ehil aktörlere dayalı bir Eylem Planının ivedilikle hayata geçirilmesi ve bunun sadakatle uygulanması mümkün olacaktır.

 

ÜÇ DENİZ-TEK VE BÜTÜNCÜL STRATEJİ

 

Son dönemde Türkiye’yi hemen her bölgeyle ilişkilerde zor duruma düşüren gelişmelerle karşılaşılmaktadır. Doğu Akdeniz’de yaşanan rekabetin yarattığı yalnızlık Ege ve Akdeniz’e yayılma eğilimi göstermekte, Rusya’nın Ukrayna’da başlattığı savaşın ağır sonuçları da Karadeniz’deki yansımalarıyla Türkiye’yi dışlamaya dönük eğilimlerin artışına işaret etmektedir. Tüm bu bölgelerde ve denizlerde şekillenmeye başlayan yeni gruplaşmalar/ittifakların Türkiye dışında ve Türkiye’yi dışlayarak şekillenmesi/şekillendirilmesi Ankara’nın yakın çevresindeki jeopolitik/stratejik çekişmenin istenilmeyen sonuçlarını yaratması ihtimali bulunmaktadır.

 

Bu durumun önüne geçilebilmesi, Türkiye’yi çevreleyen denizlerin ve Türkiye’nin deniz alanlarının ayrı ayrı bölümler halinde değil, canlısıyla cansızıyla bir bütünlük içinde görülmesi itiyadının kazanılmasıyla mümkün olabilir. Bunu sağlamak üzere, devlet aklıyla belirlenecek, ilgili kurum ve kuruluşların tamamının katılımıyla ulusal çıkarlara dayalı biçimde şekillendirilecek bir Üç Deniz-Tek/Bütüncül Strateji geliştirmeli ve hayata geçirmelidir. Bu bütüncül stratejinin uygulanmasında ana eksen, sadece askeri varlık göstermeye ve caydırıcılığa değil, denizlerde durumsal farkındalık yaratmaya ehil ve istekli tüm kamu-özel sektörlerarası, hatta üstü bir anlayışa dayalı diplomasinin tüm imkan ve araçlarını kullanmayı esas alacak bir tutuma dayandırılmalıdır.

 

Geliştirilmesi gerekli deniz stratejisinin, mevcut sınamaları da gözetecek bir kapsam ve nitelikte hava unsurlarıyla desteklenmesi de bir zorunluluktur. Bu çerçevede Türkiye’yi çevreleyen üç denizdeki hak ve menfaatlerin, semaları da içerecek biçimde bütüncül bir çerçevede ele alınması gerekmektedir. Kısacası, stratejinin bileşenlerinin ‘Tanımlanmış Deniz Resmi’ ile ‘Tanımlanmış Hava Resmi’ni örtüştüren bir ortak zemin üzerine inşa olunması elzemdir.

 

Bütüncül deniz stratejisinin, elbette Montrö hükümlerinin titizlikle uygulanması gereği saklı kalmak kaydıyla, gerektiğinde müttefik ülkelerle de işbirliğine açık tutulması, dolayısıyla bir yandan bölgesel sahiplenmeyi geniş bir zeminde öne çıkarırken, diğer yandan Rusya’nın bölgeyi de içeren revizyonist politikalarını dikkate alarak bölgeselliğin yanısıra küresel işbirliklerine de açık ve esnek bir yapıya sahip olması önem taşıyacaktır.

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Subscribers