2021’de Türkiye-ABD İlişkileri: Zoraki Zeminde Devam

PAYLAŞ

Erdoğan yeni ABD yönetimiyle şahsi değil kurumsal ilişkiye razı olmak zorunda kaldı. YPG meselesinde de istediğini alamayacağını anladı. Biden ise Rus yapımı S-400’lerin iade edilmeyeceği gerçeğini kabullendi. ABD demokrasi ve insan hakları konularında moral üstünlüğünü kaybetmiş olduğu için Türk tarafına yaptığı çağrılar hiçbir etki yaratmadı. Dolayısıyla, 2021 yılında, Türkiye-ABD ilişkileri yeni ve zoraki bir zemine oturmaya başladı.

 

2021, Türkiye-ABD ilişkilerinin herhangi bir kırılma yaşanmaksızın yönetilmesi bakımından tarafların yoğun gayret sarfettikleri bir yıl oldu. İki ülkenin birbirinden beklentileri doğal olarak hayli farklıydı. Aralarındaki derin güvensizlik ortak bir gündem üzerinde ilerlemeyi engelliyordu. Buna rağmen, mevcut çetrefil sorunlara odaklanmadan, ilişkileri al-ver zemininde yürütmek için tarafların yıl boyunca adeta fiili bir uzlaşı içinde hareket ettikleri gözlemlendi.

 

Öncelikle, Türk tarafı, iki ülke arasında Trump zamanında kurulan liderler düzeyindeki kişisel ilişki sürecinin Başkan Biden döneminde sürdürülemeyeceğini anladı. Cumhurbaşkanı Erdoğan, Başkan Trump döneminde olduğu gibi, ikili ilişkileri kişisel zeminde yürütmek konusunda yeni ABD Başkanı Joe Biden’ı ikna etmeye muvaffak olamadı.

 

Nitekim, Erdoğan, uzun süre Biden’dan telefon bekledi. Hedefi, telefon görüşmesi neticesinde, Biden’la, Trump döneminde olduğu gibi, kurumların dışlandığı, kişisel bir ilişki başlatmaktı. Biden, iktidarı devralmasından üç ay sonra, Türkiye için hassas bir tarih olan 24 Nisan’dan bir gün önce Erdoğan’ı arayarak, ertesi gün yapılacak Beyaz Saray açıklamasında “Ermeni soykırımı” sözcüğünün kullanılacağını bildirdi. Ayrıca, 14 Haziran 2021 tarihinde Brüksel’de düzenlenecek NATO zirve toplantısı vesilesiyle kendisiyle görüşeceğini söyledi. Erdoğan, nihayet istediğini elde etmişti. Türkiye’nin yıllardır kuvvetle karşı çıktığı “Ermeni soykırımı” sözcüğünün ilk defa Beyaz Saray açıklamasında yer almasına dahi fazla tepki göstermedi.

 

14 Haziran’da Biden ile buluştuğunda, onu şahsi zeminde ilişki yürütmeye ve bu suretle mevcut anlaşmazlık konularında pragmatik çözümlere ikna edebileceğini düşünüyordu. Bu konuda, Biden ile eskiye dayanan özel ilişkilerine ve Türkiye’nin ABD bakımından vazgeçilmez bir ülke olduğu yolundaki mutlak inancına güveniyordu. Ancak, beklediği gibi olmadı. Biden ile 14 Haziran’da yaptığı başabaşa görüşmeye rağmen istediği yakınlığı kuramadı.

 

Erdoğan, iki ülke arasındaki en önemli sorunu oluşturan S-400’ler konusunda da Biden’ı ikna edemedi. Bu silah sisteminin, NATO radar ağına entegre edilmesinin mümkün olduğu konusundaki argümanlarını, ne ABD’ye ne NATO’ya kabul ettirebildi. ABD’nin Türkiye’yi yapım ortağı olduğu F-35 projesinden dışlaması ve sembolik düzeyde de olsa savunma sanayii alanındaki Türkiye’ye yönelik yaptırımları, Türkiye’nin savunma konularında ABD’ye duyduğu güvensizliği derinleştirdi.

 

Erdoğan açısından hayati önem taşıyan bir diğer konu da, ABD’nin YPG ile ilişkisinin sonlandırılmasıydı. Türkiye için ulusal güvenlik sorunu teşkil eden, ABD’nin Suriye’deki YPG unsurlarına verdiği desteğin kesilmesi yolunda Biden’a yaptığı sayısız çağrılar da olumlu karşılık bulmadı.

 

Erdoğan, Biden ile ikinci bir görüşme yapmak için ısrarlı girişimlerini sürdürdü. Ancak, Biden’dan randevu alabilmek hiç de kolay olmadı. İlk denemeyi, her yıl Eylül ayında düzenlenen BM Genel Kurulu toplantılarına katılmak üzere 19 Eylül’de gittiği New York’ta yaptı. New York’a giderken asıl amacı ABD Başkanı Joe Biden ile görüşebilmekti.

 

Böylece, Biden ile 14 Haziran’da Brüksel’de gerçekleştirdiği görüşmeyle kurmayı başardığı kişisel ilişkiyi biraz daha sağlamlaştırma imkânını bulacaktı. Ama evdeki hesap çarşıya uymadı. Biden, Türk tarafının bütün girişimlerine rağmen Erdoğan’a randevu vermedi. Erdoğan, Biden’ın kendisini adeta görmezden gelmesini hazmedemedi. Zira, ilgiyi üzerine çekebilmek için her şeyi yapmıştı. Görülmemiş ölçüde kalabalık bir heyetle New York’a gitmişti. Şaşaalı bir şekilde şehrin sokaklarını dolaştı. “Daha adil bir dünya mümkün” isimli kitabını, New York’un ünlü Times meydanında görsel reklamlarla tanıttı. Ayrıca, Türkiye’nin BM Daimi Temsilciliğinin bulunduğu Türk Evi’nin 36 katlı yeni binasını açtı.

 

Biden ile görüşememesinin yarattığı hayal kırıklığını ziyaretin hemen ertesinde açıklamalarına yansıttı. Ziyaretin ilk günü “dostum” diye nitelediği Biden’a, New York’tan ayrılırken ağır eleştiriler yöneltti. Hatta, Biden’ı terör örgütlerine destek vermekle suçladı. Rusya ile savunma sanayii alanındaki iş birliğinin arttırılacağını, bu meyanda ikinci parti S-400’lerin alınacağını söyledi.

 

2021 yılındaki Türkiye-ABD ilişkilerine baktığımızda benzer hayal kırıklıklarının Amerikan tarafında da yaşandığını görüyoruz. Biden’ın Türkiye’ye yönelik politikası temelde Türkiye’yi NATO’da tutmaya ve demokrasiye bağlı kılmaya dayanıyordu. Bu meyanda, ABD açısından büyük önem taşıyan konuyu, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemleri teşkil ediyordu.

 

Başkan Biden, Türkiye’nin Rusya’dan satın aldığı S-400 füze savunma sistemlerini elden çıkarması için Erdoğan nezdinde ısrarlı girişimlerde bulundu. Ancak, bu girişimlerinden, selefi Trump gibi herhangi bir sonuç alamadı. Ayrıca, Biden’ın, demokrasi ve insan hakları konularında Türkiye’nin mevcut eksikliklerinin giderilmesini teminen Erdoğan’a yaptığı müteaddit çağrılar da cevapsız kaldı.

 

Bu meyanda, ABD Başkanı Joe Biden‘ın girişimiyle 9-10 Aralık’ta çevrimiçi olarak düzenlenen demokrasi, insan hakları, özgürlükler ve adil seçimler konulu Küresel Demokrasi Zirvesi’ne Türkiye’nin çağrılmaması, 110 ülkenin yer aldığı katılımcılar arasında, her ne kadar Macaristan, Rusya ve İran bulunmuyorsa da, Polonya, Angola, Irak, Ekvator gibi demokrasi ve insan hakları sicili Türkiye’den farklı olmayan ülkelerin yer alması, ABD’nin demokrasi ve insan hakları politikasının Türkiye’de haklı olarak sorgulanmasına yol açtı.

 

Bu arada, Ağustos ayı sonlarında, Afganistan’dan çekilme sürecini yönetmekte gösterdiği inanılmaz zafiyet, Amerika’nın dostları ve müttefikleri başta olmak üzere, dünya ülkeleri nezdindeki moral üstünlüğünün ciddi yara almasına yol açtı. Biden Yönetimi, ABD içinde de zemin kaybetti. Bunun, Demokratlar bakımından maliyetinin ne boyutta olduğunu, önümüzdeki yıl yapılacak Kongre ara seçimlerinde göreceğiz.

 

Küresel dünya düzenini, evrensel değerler, özgürlükler ve adalet temelinde yeniden kurgulama vaadiyle iktidara gelen Başkan Joe Biden’a duyulan güven büyük ölçüde azaldı. Ayrıca, Biden’ın iktidara gelmesiyle transatlantik ilişkilerde sağlanan olumlu gelişmeler de akamete uğradı. ABD, küresel plânda inandırıcılığını yitirdi.

 

Ayrıca, ABD, Suriye’deki Rusya ve İran askeri varlığını dengelemek gerekçesiyle YPG’ye verdiği desteği kesmeye yanaşmadı. Bunda, Türkiye’nin Rusya ile Suriye’de sürdürdüğü “zoraki evlilik” ve bölgedeki Kürtlere karşı sert söylemleri de önemli rol oynadı. Ancak, Türkiye için ulusal güvenlik meselesi olan bu konuda ABD’nin hiçbir esneklik göstermemesi, doğal olarak ilişkilerde bir açılım olasılığını ciddi şekilde engelledi.

 

Neticede, ilişkilerdeki tıkanmanın yönetilmesi gerekliliği çerçevesinde, hem Erdoğan hem Biden, pozisyonlarında birtakım pragmatik ayarlamalar yapma gereğini hissettiler.

 

Erdoğan, bir anlamda, kurumsal ilişkiye razı olmak zorunda kaldı. YPG meselesinde de istediğini alamayacağını anladı. Buna mukabil, Biden, S-400’lerin iade edilmeyeceği gerçeğini kabullendi. Biden, ayrıca, Erdoğan’ın, demokrasi ve insan hakları konularında beklenen adımları atmaya niyetli olmadığını gördü. ABD, bu konulardaki moral üstünlüğünü çok önceden kaybetmiş olduğu cihetle, Türk tarafına yaptığı çağrılar hiçbir etki yaratmadı.

 

Dolayısıyla, taraflar sorunlu konulara odaklanmama konusunda zımnî bir uzlaşıya varmak zorunda kaldılar.

 

ABD’de, Biden’ın, son zamanlarda dış politikada Çin ile rekabete ve Pasifik bölgesine ve asıl iç politikadaki sorunların çözümüne odaklandığı ve giderek azalan kamuoyu desteğini ihyâ etmeye öncelik verdiği biliniyor. Ayrıca, Afganistan sebebiyle büyük itibar kaybına uğrayan Biden’ın, Kasım ayı başında Virginia ve New Jersey’de yapılan Valilik seçimlerinde Demokratların yaşadığı oy kaybı yüzünden bundan sonra ülkeyi yönetmekte iyice zorlanacağı da aşikâr. Biden, partisi içinde mutlak hakimiyete sahip değil. Parti içindeki bir koalisyonun desteğine muhtaç. Üstelik, Kongre’de, partisi lehine olan denge bıçak sırtında. Ara seçimlere de iki yıldan az bir zaman kaldı. Biden, Demokratların lehine olan bu dengeyi, her ne pahasına olursa olsun, muhafaza etmek zorunda.

 

Ülkemizde de durum farklı değil. Ekonomik kriz yönetilemez boyutlara vardı. İktidar ve muhalefet bize ne iç ne dış politikada geleceğe dair umut verici bir vaatte bulunabiliyor. Kitleleri heyecanlandıracak, yenilikçi ve ufuk açıcı bir söylem geliştiremiyor. Günlerimiz kısır tartışmalar ve anlamsız karşılıklı suçlamalarla geçiyor. Halkın geleceğe dair ümitleri büyük ölçüde kırılmış durumda.

 

Bu arada, her iki ülkede de, iç siyasette görülmemiş bir kutuplaşma, ötekileştirme, sosyal ve kültürel kimlik kavgası yaşanmakta olduğunu kaydetmekte yarar var. Hem Türkiye’de hem ABD’de uzlaşı kültürü yok olmuş durumda. Siyasi gruplar birbirlerine nefret diliyle hitap etmekten çekinmiyor. Öyle ki, küresel pandemi ile mücadelede ortak hareket etme gerekliliği dahi her iki ülkede de toplumu biraraya getirmeyi başaramadı.

 

Ezcümle, dış politikada yaşamakta olduğu yalnızlıktan kurtulmak ve karşı karşıya bulunduğu ağır ekonomik krizi yönetebilmek için Türkiye’nin ABD ile ilişkilerini sağlıklı ve dengeli şekilde yürütmeye ihtiyacı var. Buna mukabil, Afganistan ve Karadeniz’de güvenlik işbirliği bakımından, ayrıca Çin-Rusya aksına karşı yürütülen yeni nesil soğuk savaşta NATO ittifakı tarafında konumlanmasını teminat altına almak için ABD’nin Türkiye ile iyi ilişkilere ihtiyacı bulunuyor.

 

Kısacası, mevcut şartlar, birbirlerine farklı gerekçelerle muhtaç olan Türkiye ve ABD için, 2021 yılının sonlarına doğru, ikili ilişkilerin gündeminde bulunan çetrefil sorunları bir süreliğine dahi olsa geri plâna iterek, ortak çıkarlara dayalı bir manevra alanı yaratma ihtiyacını ortaya çıkardı.

 

İşte, bu noktada, Türkiye’nin ABD’den, 40 adet yeni F-16 savaş uçağı ve 80 F-16 modernizasyon kiti satın almak için ABD makamlarına başvurduğunun, 22 Ekim 2021 tarihinde bizzat Erdoğan tarafından açıklanması taraflar için adeta bir can simidi oluşturdu. Nitekim, İklim Zirvesi vesilesiyle Erdoğan ile Biden arasında 31 Ekim’de Roma’da gerçekleşen görüşmede Türkiye’nin F-16 talebinin gündeme geldiği taraflarca kamuoyuna açıklandı. Türkiye ve ABD arasında, olumlu bir havanın oluşmasına sebep olan bir konu nihayet bulunabilmişti. Yani, tarafların ihtiyaç duyduğu manevra alanı yaratılmıştı.

 

Elbette, bu son gelişme ikili ilişkilerde mevcut kırılganlığın aşılmasına yetmiyor. Tarafların, ortak çalışma konuları bulmak hususunda daha yaratıcı fikirler geliştirmeleri gereğini ortadan kaldırmıyor. Ancak, tarihi bir dönemeçte olan ilişkileri 2022 yılına kadar herhangi bir kırılma yaşanmadan taşımak hususunda geçici bir imkân sağlıyor, o kadar…

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Subscribers