Bir Osmanlı Ermenisi: Calouste Gulbenkian

PAYLAŞ

Bu hafta başında Kadıköy’deki Surp Takavor Ermeni Kilisesi’ne çirkin bir saldırıda bulunuldu. İki kendini bilmez, kilise duvarına tırmanarak müzik eşliğinde göbek attılar. İşin daha vahimi, ekranlara yansıdığı kadarıyla, kalabalık bir grup da alkışla tempo tutarak göbek atanlara eşlik etti.

 

Ermeni lafı edilince, akla ilk olarak karşılıklı yaşanan acılar geliyor. Oysa Türkler ve Ermeniler, asırlar boyu barış içerisinde birlikte yaşamış. Osmanlı’ya devletin çeşitli kademelerinde sadakatle hizmet etmiş, aralarında büyükelçilerin de yer aldığı çok sayıda Ermeni var. İstanbul’u İstanbul yapan mimari güzelliklerin hemen hepsinin altında Balyan Ailesi mensuplarının imzaları bulunuyor. Çırağan Sarayı, Dolmabahçe Sarayı, Beylerbeyi Sarayı, Küçüksu Kasrı, Ortaköy Cami, Bezm-i Alem Valide Sultan Cami, Selimiye Kışlası ve Kuleli Askeri Lisesi’nin Balyan kardeşlerin eserleri olduğunu kaçımız biliyoruz?

 

Calouste Gulbenkian, yine Türkiye’de fazla tanımadığımız dünyaca ünlü bir Osmanlı Ermenisi. İşte size Gulbenkian’ın öyküsü:

 

Gulbenkian Ailesi, 1800’lü yılların başında yaşadıkları Van’dan, Kayseri yakınlarındaki Talas’a göç etmiş,1850’li yıllarda da İstanbul’a yerleşmiş. 1869 yılında tüccar bir babadan ve İran Ermenisi bir anneden, İstanbul’un Üsküdar ilçesinde dünyaya gelen Calouste Gulbenkian,1955 yılında hayatının son yıllarını geçirdiği Lizbon’da vefat etmiş.

 

İlk öğretimine Kadıköy’deki Aramyan Uncuyan Özel Ermeni Mektebi’nde tamamladıktan sonra, önce Fransızca öğrenmesi için Marsilya’ya gönderilmiş, daha sonra da, Londra’daki King’s College’da mühendislik eğitimi görmüş.

 

Gulbenkian, servetini büyük ölçüde Irak petrollerinden elde etmiş. İngiliz, Alman ve Fransız yatırımcıları, Osmanlı yönetimi ile bir araya getirip Ortadoğu petrolünün çıkarılmasında ve işletilmesinde öncü bir rol oynamış. Her petrol şirketiyle yapılan anlaşmalardan belirli bir komisyon aldığından, kendisine “Bay yüzde beş” lakabının takıldığı da söyleniyor.

 

İşadamlığının yanı sıra sanata ve antikaya da meraklı olan Gulbenkian, aynı zamanda iyi bir koleksiyoner. Gittiği her yerden topladığı nadide eserlerle, zaman içerisinde büyük bir özel koleksiyona sahip olmuş.

 

Gulbenkian Vakfı

 

Gulbenkian,1942 yılında Portekiz’e yerleşerek ömrünün geri kalan bölümünü Lizbon’da geçirmiş. Vefatından sonra da, vasiyeti uyarınca Gulbenkian Vakfı kurulmuş. Kâr amacı gütmeyen bir sivil toplum örgütü olarak kurulan vakfın faaliyet alanları, tüzüğünde sanat, bilim, eğitim ve sosyal refah olarak öngörülüyor.

 

Lizbon şehrinin merkezinde büyük bir parkın içerisinde yer alan vakfın yerleşkesinde, müzenin yanı sıra, zengin bir sanat kütüphanesi, çeşitli büyüklüklerde konser ve konferans salonları, büyük bir anfi tiyatro ve bilim enstitüsü mevcut.

 

Gulbenkian Vakfın’ın bugün için Portekiz’de resmi hükümetten sonra, en saygın ve ağırlıklı kuruluşların başında geldiği rahatlıkla söylenebilir. Sekiz kişilik mütevelli heyetinde, aileyi temsilen yer alan torun Martin Essayan haricindeki tüm üyeler, eski bakanlardan, Sayıştay Başkanı, banka genel müdürleri, emekli büyükelçiler gibi üst düzey bürokratlardan oluşuyor. Hali hazırdaki Birleşmiş Milletler Genel Sekreteri Antonio Gueteres de, 2017 senesinde bu göreve seçilene kadar vakfın mütevellileri arasındaydı.

 

Lizbon’da büyükelçilik yaptığım iki yıl içerisinde Gulbenkian Vakfı’nın Türkiye aleyhinde herhangi bir faaliyette bulunduğuna tanıklık etmedim. Müzede de 1915 olaylarına ilişkin herhangi bir fotoğraf, pankart veya propaganda malzemesi teşhir edildiğini görmedim.

 

Vakıf, Ermenilere yönelik bazı sosyal yardım programları yürütmekle birlikte, işin açıkçası “soykırım” iddiaları topuna hiç girmemeye özen gösteriyor.

 

Gulbenkian’ın Lizbon tercihi

 

Gulbenkian’ın son yıllarını geçirmek için neden Lizbon’u tercih ettiği konusunda farklı söylentiler mevcut.

 

Bunlardan birincisi, çok güvendiği özel doktorunun Portekiz’de yaşadığı için Lizbon’u seçtiği. İkinci söylenti, Portekiz makamlarının kendisine büyük maddi imkânlar ve vergi kolaylıkları sağlaması.

 

Üçüncü iddia ise, doğup büyüdüğü İstanbul’u çok sevdiği, bu nedenle kendisine İstanbul’u anımsatan Lizbon’u tercih ettiği. Gerçekten de yedi tepe üzerine kurulu Lizbon, boğazı andıran Tejo Nehri ve üzerindeki köprüleriyle, dar sokakları ve hâlâ kullanılan tramvaylarıyla, balkonlarında çamaşır kurutulan iki katlı evleriyle, eski İstanbul’a çok benzeyen sevimli bir şehir.

 

Bu söylentilerden hangisi doğru pek bilinmiyor. Öte yandan bazı araştırmacılara göre de, Gulbenkian, ilk önce vakfı İstanbul’da kurmak için, 1945 yılında Türk hükümetine başvurarak, arsa tahsisi talebinde bulunmuş.

 

Ancak azınlık mensubu olması nedeniyle devrin hükümetince bu talep uygun görülmemiş. Lizbon’daki Gulbenkian Müzesi’ni gördükten sonra, fırsat kaçırmakta Türkiye’den daha başarılı bir ülke olmadığını bir kez daha anlıyorsunuz.

 

Gulbenkian Müzesi, Avrupa’da en fazla ziyaret edilen butik müzeler arasında bulunuyor. Müzede Antik çağdan eski Mısır’a, greko-romen dönemden günümüz modern sanatına kadar 5000 yıllık bir tarihe yayılan, 6000’in üzerinde eser sergileniyor. İslam eserleri bölümünde de çok zengin bir İznik koleksiyonu var.

 

Lizbon’a yolunuz düşerse, Gulbenkian Müzesi’ni mutlaka ziyaret edin derim.

Ne zaman farklılıklarımızın zenginlik yarattığının farkına varırsak, o zaman hep birlikte dans edip göbek atalım.

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribers