İran Savaşı, Hamas ve Hizbullah’ın Silahsızlandırılması

PAYLAŞ

Konuk Yazar, Aydın Doğaner

Başkan Trump, İran’ı hava saldırılarıyla yenemeyeceğini ve rejim değişikliğini gerçekleştiremeyeceğini anlayınca, Gazze ve Lübnan’da Hamas ve Hizbullah’ın silahsızlandırılması kartını devreye soktu.

Büyük güçler tarihte çoğu zaman savaşları cephede kaybettikleri için değil, savaşın hedeflerini sürekli değiştirdikleri için çıkmaza girdi. ABD İran savaşından istediği anda çekilemez.

Ancak meselenin bir başka yönü de var. ABD’nin İran’da kalmasının da ciddi stratejik riskleri bulunuyor. Bunların başında askerî strateji literatüründe “görev genişlemesi” olarak tanımlanan olgu geliyor. En basit tanımıyla görev genişlemesi, başlangıçta sınırlı, açık ve ulaşılabilir hedeflerle başlatılan bir askerî operasyonun zaman içinde yeni siyasi hedeflerle genişlemesidir. [1]

ABD Başkanı Donald Trump Kasım ayında yapılacak ara seçimler öncesinde İran Savaşı’nda hızlı ilerleme sağlamak amacıyla Suriye Cumhurbaşkanı Ahmet Şara’dan Lübnan’da Hizbullah ile mücadele etme talebinde bulundu. Bu talep Lübnan’da ve Suriye’de, elbette Türkiye’de de endişeyle karşılandı. Ahmet Şara ise teklifi reddetti.

Hizbullah

Hizbullah Lideri Hasan Nasrallah ve beraberindeki liderlerin Eylül 2004’te İsrail’in Beyrut’a yönelik saldırılarında hayatlarını kaybetmesi ve Beşar Esad rejiminin Suriye’de devrilmesi Hizbullah’ı zayıflattı. Ancak gerek askeri kanatta gerekse Lübnan Parlamentosu’ndaki en büyük parti olarak siyasi olarak yıkılmadı.

Üzüm salkımı modeli yapılanma

Hayatta kalan Hizbullah yöneticileri İsrail’e karşı yeni bir strateji oluşturdular. Hizbullah’ın askeri yapısı İslam Devrim Muhafızları Ordusu’nun yapısını örnek aldı; her komutanın İranlı bir muadili oluşturuldu.

Hizbullah birimleri, İsrail’in suikastı sonucunda Suriye’de öldürülen Hizbullah komutanı İmad Muğniye’nin liderliğinde son derece etkili olan gerilla savaşı modeline uygun olarak, birbirlerinden tamamen bağımsız hale getirildi.

Her birime, savaşın en kızgın anında merkezi bir komutanlıktan emir almadan etkili bir şekilde faaliyet gösterebilmeleri için önceden planlanmış senaryolardan oluşan bir tür kılavuz, bir nevi oyun planı verildi.

Bu model, liderliğini Usame Bin Ladin’in yaptığı El Kaide terör örgütünün de yapılanmasıydı.

Devam eden İran-ABD-İsrail savaşında İran da üzüm salkımları modeline geçti. Artık askeri hedefler ve kararların tamamı, olası İsrail suikastleri nedeniyle Tahran’da alınmıyor.

İran’dan ateşlenen ve Türk hava sahasında NATO unsurlarınca tespit edilip düşürülen üç füzeye ilişkin emrin de Tahran’dan değil, üzüm salkımının (DMO’nun taşra birimleri) başka bir uzantısı tarafından verildiği iddia edildi.

Gelinen noktada Donald Trump’ın Hizbullah ile doğrudan görüşme talep ettiği iddiaları ortaya atıldı.

Teknik olarak İsrail ve Hizbullah şu anda 16 Nisan’dan beri yürürlükte olan bir ateşkesi uyguluyorlar, ancak bu ateşkes düşmanlar arasındaki saldırıları ortadan kaldırmayı başaramadı. [2]

İran, Hizbullah’ı silahsızlandırma veya Lübnan’daki siyasi ve politika oluşturma etkisini sınırlama çabalarını engellemeye çalışıyor.

İran ve Direniş Ekseni ittifakındaki devletler ve silahlı gruplar, İsrail’in her yönden saldırı tehdidi altında olduğu bir “cephe birliği” stratejisi geliştirdiler.

Lübnan’da, İran destekli Hizbullah yönetilen yaz kamplarında çocuklar kutsal savaşa hazırlanıyor. Her yaz, terör grubunun İmam el-Mehdi İzci kampları Şii gençlere beyin yıkama yapıyor ve hatta yaşlı üyelere paramiliter eğitim veriyor.

Ağırlıklı olarak İran İslam Devrimi Muhafızları Birliği tarafından finanse edilen grup, şu anda 75.000 kayıtlı erkek ve kadın izciye sahiptir.

İzciler 16 yaşına geldiğinde, silah kullanımı temelleri üzerine bir kurs olan “okuryazarlık eğitimi” sunulur.

Erken dönemde, kampçılara “direniş” ve “fedakârlık” değerleri öğretilir.

Sonuçta, grup açıkça Lübnan’a değil, İran’ın en üst liderine bağlılığını ilan ediyor ve ideolojik gündemi Beyrut’un tam egemenlik arzularını tehdit ediyor.[3]

Lübnan hükümetinin ABD’den talepleri

Lübnan, ABD ve İran’ın rekabet halindeki bölgesel vizyonları arasındaki mücadelenin merkezî arenası haline geldi. Lübnan Cumhurbaşkanı Joseph Aoun, 17 yıl sonra bir Lübnan Cumhurbaşkanının Washington’a yaptığı ilk ziyarette, Başkan Trump’tan hem Hizbullah’ı silahsızlandırmak hem de İsrail’in Güney Lübnan’dan çekilmesini sağlamak için yardım istedi. ABD yetkilileri, Lübnan Silahlı Kuvvetleri’nin güneyde Hizbullah’tan ele geçirilen ve daha sonra İsrail tarafından boşaltılan mevzileri kademeli olarak devralacağı bir pilot programın başlatıldığını duyurdu.[4]

Lübnan ve İsrail arasında ABD arabuluculuğunda yürütülen müzakerelerin 7. turu, İtalya’nın başkenti Roma’da 6-8 Ağustos 2026 tarihlerinde yapıldı. Amaç, her iki tarafın da Hizbullah’ın silahsızlandırılmasını ve İsrail güçlerinin Güney Lübnan’dan kademeli olarak çekilmesini içeren bir çerçeve anlaşması üzerinde anlaştığı Washington’daki önceki müzakerelerin üzerine inşa edildi.[5]

Hizbullah ise Lübnan ile İsrail arasındaki görüşmeleri reddetti.

Lübnan ordu komutanı “İç Savaşa” dikkat çekti.

Lübnan Ordu Komutanı Rodolphe Haykal ise Lübnan Ordusu ile ilgili başka bir gerçeği işaret etti.  Hizbullah’la askeri olarak çatışmanın, iç savaş döneminde olduğu gibi Lübnan Ordusu’nun parçalanmasına neden olacağı konusunda kamuoyuna açıkça uyarıda bulundu.

Lübnan ordusu ve istihbarat servisleri Lübnan’ın 18 ayrı etnik ve mezhebi yapısını içinde barındırıyor. Üstelik Lübnan ordusu içinde Sünni ve Şii müslüman asker sayısı oldukça yüksek. Hizbullah’ın silahsızlandırılması çalışmaları kapsamında yaşanması muhtemel bir çatışmada Lübnan ordusu içindeki Şii komutan ve askerlerin Hizbullah saflarına geçmesi, ordunun bölünme olasılığını artırmaktadır.

Bu olasılık, beş milyon nüfusa sahip Lübnan’da Sünni, Şii, Maruni ve  Ortodoks aidiyetinde istihbarat servislerinin başkanları tarafından yönetilen Lübnan’ın dört ayrı istihbarat teşkilatı için de geçerlidir.

Bugün Lübnan’da siyasi erk ABD ve Batı ülkeleriyle yakınlaşma, İran’la arasına mesafe koyma arayışında.

Başbakan Nawaf Salam, Lahey’de Uluslararası Adalet Divanı’nın eski hâkimi kimliğiyle Lübnan için büyük bir şans. Ancak Lübnan Müslümanlarından uzak duruşu ve Müslüman kesimin sorunlarından habersiz olması nedeniyle yaklaşımı eleştiriliyor.

Lübnan’da bir diğer sorun, en son bir asır önce yapılan nüfus sayımı sonuçlarına göre Fransa tarafından Hristiyan toplumu lehine düzenlenen idari, siyasi ve anayasal yapı. Geçen süreçte Müslüman nüfus hızla artarken, Hristiyan nüfusundaki artış oranı sınırlı kaldı. Bu durum, Lübnan Parlamentosu, kamu idaresi ve toplumsal-siyasal alanda Müslüman nüfusun temsilinde meşruiyet bağlamında sorunlara yol açıyor.

Lübnan yıllardır MENA bölgesinin savaş alanı hâlinde. Önce Filistin Kurtuluş Örgütü lideri Yaser Arafat’a, ardından İran Devrim Muhafızları ve Hizbullah liderlerine, Hamas ve Filistin İslamcı Cihat gibi örgüt liderlerine ev sahipliği yaptı. Filistinliler Lübnan’da İsrail’in 1948’de kuruluşundan bu yana göç etmek zorunda kaldıkları 14 ayrı kampta yaşam savaşı veriyor.

Hamas’ın silahsızlandırılması

ABD Başkanı Donald Trump, Hamas ve Gazze’deki diğer silahlı grupların “silahlarını bırakacaklarını” açıkladı.  Ancak Trump’ın açıkladığı gibi, bu gelişme “anıtsal” bir gelişme olmayabilir.

Grubun kararı, yaklaşık on aylık müzakerelerin ardından geldi ve birkaç birikimli baskıdan kaynaklanıyor gibi görünüyor.

Birincisi, sürekli İsrail askeri baskısı Hamas’ın toprak kontrolünü aşındırdı ve ajanlarına sürekli kayıplar verdi. Çoğu değerlendirmeye göre, kontrol alanı Ekim 2025’te Gazze’nin yaklaşık yüzde 47’sinden bugün yaklaşık yüzde 36’ya küçüldü.

İkincisi, Hamas’a yakın olan Türkiye ve Katar, Trump yönetimine değerlerini göstermek ve bölgesel durumu istikrara kavuşturmak için gruba siyasi baskı uyguladılar. Ayrıca, Hamas’ın yalnızca silahlı bir hareket olarak kalmaktan ziyade “meşru” bir siyasi aktöre dönüşmesi için bir yol izlemeye kararlı görünüyor.

Üçüncü olarak, Hamas’taki son liderlik değişiklikleri Halil el-Hayya’nın iktidara yükselişiyle doruğa ulaştı. Bu, yol haritasını kabul etmek için gereken iç meşruiyeti sağladı.

Dördüncüsü, bu sonbaharda yapılacak yasama seçimleri için hazırlıklar başladı. Bu durum, Hamas’ın kurumsal kanallar aracılığıyla resmi Filistin siyasetine yeniden girmesi için bir teşvik yarattı.[6]

HAMAS önce İsrail’in işgal ettiği Gazze topraklarından çekilmesini istiyor.

İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ise hükümetinin Hamas’ı silahsızlandırmak için Barış Kurulu tarafından açıklanan anlaşma kapsamında öncelikle Hamas’ın silahsızlanmasını şart koştu.

Netanyahu hükümeti, Filistinlilerle barış sağlamak ve Gazze’den geri çekilmek için acele etmiyor. Aynı şekilde Suriye’de Golan Tepeleri’nde ve Güney Lübnan’da da işgalini sürdürmeye kararlı.

Kısaca, Gazze’de belirsizlik ve çözümsüzlük sürüyor.

Türkiye

Türkiye mevcut konjonktürde Doğu Akdeniz’de, Filistin’de, Suriye’de ve Lübnan’da jeopolitik ağırlığını hissettiriyor. Washington’da Moskova’ya, İran’dan Lübnan’a, Mısır’dan Pakistan’a, Azerbaycan’dan Suudi Arabistan’a kadar geniş bir alanda bölgesel güç olduğunu hissettiriyor.

Türkiye, Filistin dosyasında kilit aktörler arasında hiç tartışmasız yer alıyor. ABD ve diğer Batı ülkelerinin aksine, Türkiye Hamas’ı terörist bir örgüt olarak değil, direniş ve özgürlük mücadelesi veren bir örgüt olarak kabul ediyor.

Sonuç ve öneriler

Orta Doğu’daki sorunların kökeninde Filistin dosyası var. Bu dosyanın yansıması kendini Lübnan, Suriye ve İran’da net bir şekilde hissettiriyor.

Lübnan’da Hizbullah’ın operasyon odasında faaliyet gösteren Filistinli örgütler, öncelikle mücadelelerine İran direniş ekseninden bağımsız bir çerçevede devam etmelidir.

Özellikle İran’ın devam etmekte olan savaşta varoluş mücadelesi vermekte olduğu bu konjonktürde Filistinli örgütler kendi davalarına odaklanmak zorunda.

Orta Doğu’da bölge dışından üçüncü ülkelerin siyasi saiklerle yaptığı geçici ateşkeslerden sonuç almak mümkün değil. Bölgenin tarihini, toplum yapısını ve coğrafyasını bilen bir üst akla ihtiyaç var.

Orta Doğu’da kalıcı ve sürdürülebilir barış için bölge ülkelerine daha fazla alan tanınmalıdır.  Vekil güçleri dış politika ve güvenlik alanında temel aktör olarak kullanan İran’ın ve Atlantik ötesinden ABD’nin bölgede gerçekçi bir barışa katkıları her zaman sınırlı olacaktır.

Taraflar arasında “empati” yeteneği de çok önemli.

Filistin-İsrail anlaşmazlığı çözülmeden, Filistin’de BM kararları uyarınca bağımsız, iki devletli bir yapıya geçmeden, bölünmüş Filistin halkları arasında birlik sağlanmadan, Filistin dosyası İran dosyasından ayrılmadan, Lübnan’da Hizbullah’ın, Filistin’de Hamas’ın silahsızlandırılması ve kalıcı bir barıştan söz edilmesi mümkün olmayacaktır.

Son olarak, meşruiyet için Filistin’de uzun süredir yapılamayan parlamento ve başkanlık seçimleri planlandığı gibi 2026 sonbaharında yapılmalıdır.

 

[1] Dr .Osman Gazi Kandemir, İran Savaşında ABD açısından ABD açısından büyük tehlike, Görev genişlemesi, Independent Türkçe, 27 Temmuz 2026

www.indyturk.com/node/780399/türki̇yeden-sesler/i̇ran-savaşında-abd-açısından-büyük-tehlike-görev-genişlemesi

[2] Middle East Eye, Daniel Hilton-Adam Chamseddin, 5 Ağustos 2026

[3] David Schenker, The New York Post, Hezbollah’s summer camps for junior jihadis pose mortal threat to peace,   6 Ağustos 2026

[4] The Soufan Center “Lebanon at the Fulcrum of the U.S.-Iran War”, 23 Temmuz 2026

[5] Yuka Royer, “New round of talks about Israeli withdrawal from south of Lebanon”

France 24, 5 Ağustos 2026

[6] Neomi Neumann, The Washington Institute for Near East Policy, 7 Ağustos 2026

İlgili Yazılar