CAYDIRICILIK KAVRAMININ EVRİMİ: CAYDIRICILIĞIN YENİ DAYANAKLARI

PAYLAŞ

Caydırıcılık kavramının özet tarihî arka planı

Türkiye, Suudi Arabistan ve Pakistan arasında 7 Ağustos 2026’da Ortak Savunma Anlaşması’nın imzalanması sonrasında toplu savunmanın yanısıra caydırıcılık kavramına dair yazılan yorum ve analizlerde bu kavramın kamuoyumuzun gündemine getirildiği gözlenmektedir.

Caydırıcılık devletler arası ilişkilerde yeni bir kavram olarak tanımlanamaz. Köklerini Thucydides’in asırlar önce yaptığı tanımlamaya kadar geri götürmek mümkündür. “Peleponez Savaşlarının Tarihi” isimli eserinde Thucydides caydrıcılık kavramının bugün de geçerli olan ana önermelerini şu şekilde ortaya koymaktadır:

Hiç kimse cehalet yüzünden savaşa sürüklenmez ve savaştan bir kazanç elde edeceğini düşünen hiç kimse korku nedeniyle caydırılmaz. Gerçek şu ki, saldırgan taraf elde edeceği avantajın çekeceği acıdan daha büyük olduğunu düşünür; saldırıya uğrayan taraf ise en ufak bir anlık kayıp yaşamaktansa her türlü riski göze almayı tercih eder… Karşılıklı bir korku olduğunda, insanlar birbirlerine karşı saldırıda bulunmadan önce iki kez düşünürler.” (Thukydides, 1998, kitap IV, ss. 59–62).

Savaş sanatı üzerine eserler vermiş dünyaca tanınan Sun Tzu da caydırıcılığın kökenlerine ışık tutmuştur. Sun Tzu’ya göre “Bütün muharebelerde savaşmak ve fethetmek en üstün mükemmellik değildir; en üstün mükemmellik, savaşmaksızın düşmanın direncini kırmaktır.” (Sun Tzu, 2014, 3. Bölüm, “Yanıltıcı Planlı Saldırı”)

Kavramın evrilmesi

2. Dünya Savaşı sonrasında küresel sistemi yönlendiren iki kutuplu dünya düzeni kapsamında özellikle nükleer silahlara dayalı caydırıcılık kavramı zamanın temel stratejilerinde başat rol oynadı. Bu esasa göre iki bloktan biri diğerine silahlı saldırıda bulunduğu takdirde saldırıya uğrayan taraf, nükleer silahlar dahil, tüm askerî yeteneklerin hasma karşı kullanılmasını öngörüyordu. Stratejilerde bu kavram topyekûn mukabele olarak tanımlandı. (Brodie, 1959; Kahn, 1960).1950-1960 döneminde her iki hasım blok arasındaki nükleer dehşet dengesi bu derecede riskli bir temele dayanıyordu.

1962’de patlak veren Küba Füze Krizi sonrasında ABD ve Sovyet Rusya, o zamanki nükleer caydırıcılığın her an bir nükleer savaş tehlikesine meydan vereceğini anlayıp, nükleer doktrinlerinde değişikliğe gittiler. Bu çerçevede topyekûn mukabele stratejisi yerini esnek mukabeleye bıraktı. Bu yeni doktrine göre taraflar, olası bir konvansiyonel tırmanmanın seyrine bağlı olarak nükleer silah kullanma aşamasına geçilmesi takdirinde saldırgana karşı orantılı darbe vurma yeteneğini devrede tutmayı esas aldılar.

Bu dönemde yürürlükte olan her iki stratejinin ana ekseni cezalandırmaya yönelikti (deterrence by punishment). Hem konvansiyonel hem nükleer anlamda bu tür caydırıcılık kavramı kapsamında gerek ABD’nin gerek Sovyet Rusya’nın zaman içinde kendilerine bağlı ülkeler topraklarında nükleer yetenekler konuşlandırmak suretiyle genişletilmiş caydırıcılık (extended deterrence) uygulamasını cezalandırmaya dayalı caydırıcılığın ana bileşenine dönüştürdükleri gözlendi. Her iki aktör de kendi toprakları dışında havadan, denizden ve karadan atılabilen nükleer silahları müttefik ülkelerde konuşlandırmak suretiyle nükleer caydırıcılığın kapsamını kavramsal olarak ve pratikte genişlettiler.

1970-1979 dönemine damgasını vuran yumuşama sürecinde her iki blokun lider ülkeleri olarak ABD ve Sovyet Rusya, imzaladıkları nükleer silahların sayılarının kısıtlanmasına (SALT I ve SALT 2), dolayısıyla karşılıklı güvenceli yıkıma (mutually assured destruction) dayalı nükleer dehşet dengesinin dayanaklarını yeni bir düzene bağladılar.

SB’nin 1979’da Afganistan’ı işgâliyle başlayan dönem iki blok arasında nükleer silahları da doğrudan ilgilendiren gelişmelere sahne oldu. Aynı yılda SB’nin Avrupa’daki topraklarına SS20 orta menzilli balistik nükleer silahlar konuşlandırma kararı alması sonrasında literatürde Pershing/Euro Füze Krizi olarak anılan nükleer tırmanmaya dayalı bir süreç başladı. Bu süreçte NATO’nun SB’nin hamlesine karşılık nükleer başlık taşıyan ABD’ye ait Pershing füzelerinin 1983’de Avrupa’da konuşlandırmalarına bağlı olarak ABD/NATO/SB arasında müzakereler başlamış ve 1987’de varılan mutabakatla sözkonusu tırmanma INF Antlaşmasının imzalanmasıyla son bulmuştur. Bu çerçevede iki blok, sonuçta cezalandırmaya dayalı nükleer caydırıcılığı silahların kontrolu düzenlemesi aracılığıyla yeni parametreler dahilinde yeniden tesis edebilmişlerdir.

1991’de sırasıyla Varşova Paktı ve SSCB’nin dağılmasıyla caydırıcılık doktrininde hem konvansiyonel hem nükleer anlamda yeni bir evre ortaya çıkmıştır. Ana tehdidin gündemden düştüğü bu dönem eski hasımların dikkatini kitle imha silahlarının yayılması, terörizm, organize ve sınır aşan suçlar, insan ve uyuşturucu kaçakçılığı ve kitlesel göçler gibi asimetrik tehditlere yoğunlaştırdığı bir zaman dilimine denk gelmiştir.

Bu dönem ayrıca devlet dışı aktörlerin olumlu ve olumsuz sonuçlarıyla birlikte küresel sistemde ağırlıklı rol oynamaya başladıkları, dolayısıyla caydırılması gerekli tehdit ve risklerin kapsamının genişlediği bir ortama meydan vermiştir.

İki kutuplu dünyanın son bulduğu bu dönemde taktik nükleer silahların karşılıklı olarak imha edilmeleri ve stratejik nükleer silahlarda indirime gidilmesi  özellikle nükleer caydırıcılığın dönüşmesine yol açmıştır. Diğer yandan, nükleer dehşet dengesi özünde değişmemiş, bu denge yeni koşullara uyarlanmak suretiyle daha az sayıda stratejik/alt stratejik nükleer yeteneklere dayandırılmıştır. Konvansiyonel caydırıcılığın ağırlık merkezi ise bölgesel krizlere ve asimetrik tehditlere odaklanmıştır. Bu çerçevede, neredeyse yeni yüzyılın ilk çeyreğinin ortalarına kadar caydrıcılık kavramı/doktrini gerçek anlamda bir yumuşama (détente) dönemine girmiştir. Bu dönemi, kavramsallaştırmanın sınırlarını zorlasa da, yumuşamaya dayalı caydırıcılık (deterrence by détente) olarak tanımlamak mümkündür.

  1. yüzyılın ilk çeyreği ise uluslararası sistemde keskin dönüşümlerin yaşandığı, caydırıcılığın yeniden tanımlanmasını zorunlu kılan gelişmelere sahne olmuştur. 2000’li yılların başında ABD’nin tek taraflı girişimleriyle küresel düzeni bozmaya başlayan tasarruflar caydırıcılık bakımından geçerli önermelerin sorgulanmasına yol açmıştır.

1999 Kosova harekâtı sonrasında ön alıcı darbe ve bunun sonrasında 2005’te BM bünyesinde ortaya atılan koruma sorumluluğu (R2P) kavramları, caydırıcılık bakımından da sonuçlar doğurmuştur. O yıllarda ön alıcı darbe odaklı caydırıcılık (deterrence by preemption) tezi sıklıkla işlenmeye başlanmıştır. Bu tür caydırıcılığı, özünde cezalandırmaya dayalı caydırıcılığın yeni çağa uyarlanması olarak nitelemek mümkündür.

2000’li yılların hemen başında 11 Eylül terör saldırılarıyla başlayan süreçte caydırılması zorunlu görülen tehdit terörizm olmuştur. Bu asimetrik tehdide karşı ilk planda askerî yeteneklerin devreye sokulması suretiyle cezalandırma yöntemi caydırıcılığa damgasını vurmuştur.

Terörle mücadele döneminin ardından patlak veren konvansiyonel bölgesel çatışmalar (2003 Irak ve 2011 Libya operasyonları, 2008 Rusya-Gürcistan savaşı) ve küresel aktörler arasındaki stratejik çekişmelerin dozunun artması, silahsızlanma/silahların kontrolü mimarîsi dahil, küresel sistemin çökmesine ve kuralsızlığın ana norm haline dönüşmesine neden olmuştur.

Bu dönemin özelliği, caydırıcılığın artık kara-hava-deniz düzlemiyle sınırlı kalmayıp, hibrid tehditler dahil siber alan ve uzay ekosistemini de kapsayacak şekilde sınırlar üstü ve ötesi bir niteliğe bürünmesidir.(Rid, 2013; Cavelty, 2018) Bunlara ilaveten kötücül amaçlı devlet dışı aktörleri de kapsayan bir çerçevede yeni ve çığır açan, yıkıcı etkilere de sahip teknolojilerin ortaya çıkardığı sonuçların caydırıcılığın farklı ve yeniden tanımlanması zorunlu bir aşamaya doğru sürüklenmesine yol açmıştır. Çok aktörlü/sektörlü/alanlı bu yeni dönemin ön plana çıkan caydırıcılık anlayışı engelleme/reddetmeye dayalı caydırıcılığa (deterrence by denial) evrilmiştir.

Öte yandan, veri-ağ odaklı sistemlerin ve platformların günümüze damgasını vurduğu dönemin sadece savunma sektörüyle sınırlı kalmayan sonuçları caydırıcılığın bu yeni tanımını da zorlayan bir tablo ortaya çıkarmıştır. Neyin hangi askerî-sivil yeteneklerle durdurulabileceği veya daha doğru bir yaklaşımla mevcut şartlarda son derece geniş bir alana yayılmış devlet-devlet dışı aktörlerin istikrar bozucu ve normlara meydan okuyan düzen karşıtı eylemlerini durdurmak/engellemek için yeterli sayı ve ölçekte yeteneğin gerçekten bulunup bulunmadığı sorgulanmalıdır.

Devlet/devlet dışı aktörlerin istikrarsızlık yaymaya dönük eylemlerine karşı caydırıcılığı temin edecek, sözkonusu eylemlere bağlı şok ve kesintiler karşısında dayanıklılık önlemlerini hayata geçirecek yeteneklerin yetersizliği bakımından yaklaşıldığında ortaya farklı bir tablo çıkmaktadır.

Yeni ve yıkıcı teknolojilerin baskın ve rekabete sahne olduğu bir ortamda caydırıcılığı da doğrudan etkisi altına alan yeni bir olgu karşımıza çıktı: gri bölge kavramı. Bu kavram temelinde devlet ve devlet dışı aktörlerden kaynaklanan tehditler, konvansiyonel sınırları aşarak başta siber ve bilişsel alanı da içeren hibrit saldırılar aracılığıyla enerji sistemlerini, ulaşım ağlarını, iletişim mimarîsini, lojistik hatları, tedarik zincirlerini, finans dünyasını ve sağlık  hizmetlerini de kapsayan bir hüviyete bürünmüş durumda. Diğer bir anlatımla, çağımızda çoklu alan uygulamaları aracılığıyla güç kazanan risklerle dolu bir tablodan bahsetmek gerekiyor.

Caydırıcılık 6.0 nasıl olmalı?

Sözkonusu karmaşık ve çatışmalı ortama karşı, önemi yadsınamayacak olmakla birlikte, sadece savunma sanayinin sunduğu olanak ve yeteneklerle caydırıcılığı sağlamak günümüz koşullarında giderek zorlaşmakta. Dolayısıyla, daha bütüncül,  dayanaklı ve sürdürülebilir bir sanayi ekosistemini tesis etmek zorunlu hale gelmiş bulunmakta.  Bu çerçevede, sanayi kollarının tümünü kapsayacak, ölçek üretimini hızla yapma kapasitesi bulunan, yeni ve yıkıcı teknolojilerden gerek askerî gerek sivil anlamda yararlanan dayanıklı ve sürdürülebilir bütünleşik bir sanayi mimarîsine olan gereksinim her geçen gün artmakta. Kısacası, tanımlanan bu bütüncül mimarîden yoksun kalan veya beslenmeyen bir savunma sanayine bağlı, engellemeye/reddetmeye dayalı caydırıcılığın hedeflenen nihaî sonucu vermekte yetersiz kalacağı artık gün yüzüne çıkmış durumda.

Jeostratejik/jeopolitik/jeoekonomik ortamın caydırıcılık kavram ve doktrinlerini şekillendirmekte olduğu günümüz koşullarında engellemeye/reddetmeye dayalı caydırıcılığın yeni bir kavramla takviye edilmesi zorunluk arzediyor. Kapsamı genişletilmiş bu yeni caydırıcılık kavramını, sanayinin tüm sektörlerinin katkılarını dikkate alarak dayanıklılığa dayalı caydırıcılık (deterrence by resilience veya industrial power) olarak tanımlamak gerekiyor.

Enerji, gıda, tedarik/değer zincirleri, stratejik mineraller/nadir toprak elementleri/çip teknolojileri gibi geniş alanları kapsayan mevcut uluslararası ortamın sert ve acımasız rekabetçi eğilimlere dayalı hüviyeti herhangi bir sanayi dalına bağımlı kalmanın caydırıcılık bakımından yeterli sonucu vermeyeceğini açıkça ortaya koyuyor.

Küresel rekabet ve bölgesel çatışmaların neden olduğu şok ve kesintiler karşısında caydırıcılığın, ulusal egemenliğin/özerkliğin ve bekanın temel bileşeni olduğunu kabul etmek zorunlu hale gelmiş bulunuyor. Bu bağlamda, caydırıcılık kavramının/doktrinin kapsamını ve tanımını daha geniş bir çerçeveye oturtmak, dolayısıyla ulusal anlamda dayanıklılığı  sözkonusu geniş tanım içine dahil ederek, bütüncül bir anlayışa sahip olmak gelecekteki olası şoklara karşı sürdürülebilir direncin inşa edilmesi için artık bir tercih değil, zorunluk olarak görülmeli.

Esasen mensubu bulunduğumuz NATO ve üyesi olmak hayal edilen AB’nin hızla bu anlayışa yöneldiğini gözlemek mümkün. NATO Ankara Zirvesi sonunda 8 Temmuz’da yayımlanan, sanayi kollarının tümünü kapsayacak şekilde açıklanan İnovasyon Ölçek Arttırımı Paketini bu açıdan okumak daha gerçekçi bir yaklaşımı betimliyor.

Gri bölgelerde yer alan tehditlere maruz kalınmasının sadece devletler için değil, toplumlar için de ciddi kırılganlıklara yol açması riski artık varoluşsal bir sınamaya dönüşmüş durumda. Bu çerçevede dayanıklılığın, devlet, sanayi ve toplum kesimlerini en geniş ölçüde kapsayacak şekilde  kurumsallaştırılması, bunu gerçekleştirecek ekosistemin iç ve dış dayanakları arasında tüm sektörleri kapsayacak bir sinerji yaratılması önem ve öncelik taşıyor. Bu amaçla, mevcut ve ortaya çıkması olası kırılganlıkları tanımlayan ve bunları gidermeye dayalı bütüncül bir stratejinin geliştirilmesi kaçınılmaz bir zorunluk olarak gündeme yerleşmiş bulunuyor.

Kuralsızlık ve acımasız rekabet ortamında dayanıklılığa dayalı bütüncül bir strateji geliştiremeyen ülkelerin, küresel ve bölgesel şok ve kesintiler karşısında çözülmeleri riskini olası bir senaryo olarak değil, gerçekliğe dayalı bir tehdit olarak değerlendirmek gerekiyor.

Bu perspektiften bakıldığında caydırıcılık güç ve kapasitesini, statükocu yönü ağır basan mevcut  anlayışın ötesinde devlet ve toplum  dayanıklılığını  kapsayacak yönde hayata geçirecek aktörlerin varolma mücadelesinde başarılı olma şanslarının daha yüksek bulunduğu gerçekliğiyle yüzleşilmesi kaçınılmaz bir tablo olarak ortaya çıkmış bulunuyor.

*Bu makalenin hazırlanmasında desteğini esirgemeyen Edinburgh Üniversitesi Siyaset Bilimi ve Uluslararası İlişkiler Doktora Adayı Ece Şölendil’e teşekkür etmeyi borç bilirim.

Kaynakça:

Aksu Ereker, F. (2019, Ekim). NATO’nun güvenlik anlayışı ve stratejik konseptleri (Güvenlik Yazıları Serisi, No. 23). Global Academy.

Brodie, B. (1959). Strategy in the missile age. Princeton University Press.

Burr, W. (Ed.). (2009, Aralık 10). Thirtieth anniversary of NATO’s dual-track decision: The road to the Euromissiles crisis and the end of the Cold War. National Security Archive.  ⁠https://nsarchive2.gwu.edu/nukevault/ebb301/index.htm

Carment, D., & Belo, D. (2026, Mayıs 21). Resilience as deterrence: Safeguarding sovereignty in the age of grey-zone conflicts. Institute for Peace & Diplomacy. https://peacediplomacy.org/2026/05/21/resilience-as-deterrence-safeguarding-sovereignty-in-the-age-of-grey-zone-conflicts/

Cavelty, M. D. (2018). Cybersecurity, threat perception, and the rise of the security-industrial complex. Contemporary Security Policy, 39(3), 403–424.

Cooley, A., Cooley, A., Avance, R., & Shin, S. (2025, Ağustos). Evolution of deterrent thinking in USSR and Russia: A look through military reports. NSI. https://nsiteam.com/social/wp-content/uploads/2025/01/2025-01-10-Evo-of-deterrent-thinking_for-distro2.pdf

Correll, J. T. (2020, Şubat 1). The Euromissile showdown. Air & Space Forces Magazine.  ⁠https://www.airandspaceforces.com/article/the-euromissile-showdown/

Gündoğdu, E. (2016). Uluslararası ilişkilerde caydırma teorisi. Marmara Üniversitesi Siyasal Bilimler Dergisi, 4(2), 1–22.

İldem, T. (2026, Haziran 12). Jeoekonominin yükselişi karşısında yeni paradigma ihtiyacı. T24.  ⁠https://t24.com.tr/yazarlar/tacan-ildem/jeoekonominin-yukselisi-karsisinda-yeni-paradigma-ihtiyaci

Kahn, H. (1960). On thermonuclear war. Princeton University Press.

Lasconjarias, G. (2017, Mayıs). Deterrence through resilience: NATO, the nations and the challenges of being prepared (Eisenhower Paper No. 7). NATO Defense College, Research Division. https://www.ndc.nato.int/download/deterrence-through-resilience-nato-the-nations-and-the-challenges-of-being-prepared/

Mehmetçik, H. (2015). 21. yüzyıl için caydırıcılık: Teori ve pratikte neler değişti? Güvenlik Stratejileri Dergisi, 11(22), 31–60.

NATO. (2026, Temmuz 8). NATO Innovation Scale-Up Package. https://www.nato.int/en/about-us/official-texts-and-resources/official-texts/2026/07/08/nato-innovation-scale-up-package

Oğuz, Ş. (2025). Topyekün mukabele stratejisi ve Avrupa güvenliği. Uluslararası Kriz ve Siyaset Araştırmaları Dergisi, 9(2), 212–225.

Rid, T. (2013). Cyber war will not take place. Oxford University Press.

Sun Tzu. (2014). Savaş sanatı (P. Otkan & G. Fidan, Çev.). Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları.

Thukydides. (1998). Peloponnesos Savaşı (G. F. H. Sykes, Çev.). W. B. Clive & Co.

United Nations General Assembly. (2005). 2005 World Summit Outcome (A/RES/60/1). https://undocs.org/A/RES/60/1

İlgili Yazılar
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir