Büyükelçi (E) Oğuz Demiralp
Lozan Antlaşmasının imzalanmasının 100. yıldönümü Ankara Politikalar Merkezi / Temmuz 27, 2023Büyükelçi (E) Oğuz Demiralp
Özden Toker
Babam, İsmet İnönü, tam bir asır evvel “Bütün güçlükleri yenerek, yalnız başımıza, büyük devletler karşımızda olduğu halde, Lozan Antlaşmasını imzaladığım gün, hayatımın en mutlu anıydı” demişti.
Savaş alanlarında kazanılan zaferlerin hemen ardından barışa ulaşmak ve bu durumu böylesine uzun zaman devam ettirebilmek uluslararası alanda örneği sık görülen bir başarı değildi.
Babama göre Mudanya Mütarekesinden sonra, Lozan Konferansı, ulusumuzun Avrupa ortasında davet edildiği büyük bir sınav olmuştu.
Bu sınavı 38 yaşındaki babam hem savaş meydanında hem de masa başında başarıyla sonuçlandırmıştı.
Dünya haritasında sınırlarımız çizilmiş, bu sınırlar içinde bağımsız bir Türkiye Devleti kurulmuş ve karşımızdaki dünyanın en büyük devletleri tarafından kabul edilmişti.

Bu çetin mücadelede onun en büyük desteği ise Ankara’dan onu hep izleyen, yol gösteren Büyük Atatürk olmuştu.
Babamın, uzaktaki bu eşsiz desteğinden başka yanında da özel bir yardımcısı vardı.
Annem Mevhibe Hanım. Babamın sevgili eşi, “Hanımefendisi”. Peki annem için Lozan ne ifade ediyordu acaba?
O tarihte 26 yaşındaki Mevhibe Hanım ile 38 yaşındaki İsmet Paşa 7 yıllık evliler. Hayatları hep birbirinden uzakta geçmiş. Babam çeşitli cephelerde savaşırken,annem cephe arkasında bir yerlerde eşinden haber beklemiş. Evliliklerinin ilk yıllarında yazdığı mektuplarda hep eşinin yanına, savaş alanlarına gitmeyi düşlemiş.
Şimdi İsmet Paşa değişik bir savaş içinde, siyaset mücadelesi veriyordu. Ve o hep arzu ettiği gibi, orada eşinin yanındaydı. Aslında iki genç birbirlerini orada keşfettiler, tanıdılar, buldular diyebiliriz.
İsmet Paşa 24 Temmuz 1923’te Lozan’da bir taraftan Türkiye’nin barış antlaşmasına imza atarken, diğer taraftan eşiyle, hayatları boyunca sıkı sıkı bağlı kalacakları bir başka anlaşmaya imzalarını atıyorlardı.

Ömürleri boyunca çağdaş bir Türk ailesi olarak, laik demokratik Türkiye Cumhuriyetine, Atatürk devrimlerine sadık kalacaklardı. Bizler gibi, milyonlarca Türk ailesi gibi hep sözlerinde durdular.
Atatürk, Cumhuriyeti Türk gençliğine emanet etmişti. Babam ise Cumhuriyet ile beraber Atatürk Devrimlerini çağdaş Türk ailelerine emanet etti.
Sanatçı nasıl algılar Lozan’ı? Film, roman, oyun çıkarabilir mi diplomatik atışmalardan? İsterse yapar. Dar mekânda her türden heyecanlı konuşmalar iyi malzemedir sanat yapıtı için. Hitchcock’un İp’i (The Rope), Sydney Lumet’nin Oniki Öfkeli Adam’ı bu bağlamda iki örnektir. Sadece film değil tiyatro oyunu da olmuşlardır. Lozan niye oyun, film olmasın? Olmuş da…
Lozan ile ilgili üç tiyatro oyunu okudum. İlki, Ataol Behramoğlu’nun 1993’de çıkmış Lozan’ı (Boyut yay.), İkincisi Memet Baydur’un Lozan’ı ( 2003, İletişim). Üçüncüsü Erol Toy’un yazdığı Lozan (Mitos / Boyut, 2010). Üçü de başka oyunlarla birlikte yayımlanmış. Umarım, bir profesyonel, Lozan konulu sanat yapıtlarını toparlar, ayrıca yayınlar. Böyle bir çalışma yüzüncü yıldönüme yetişebilir. Bu arada biz bulabildiğimizi okuyalım.
Üç oyunun yazımı en eski olanı Erol Toy’unki. 1972 – 92 kayıtlı. 28 sahneden oluşuyor. Konferansın öncesinden ilk bölümünün sonuna kadar uzanıyor. Konferansın başlangıç bölümü üzerinde uzun durulmuş. Çünkü Lord Curzon ve diğer Batılı delegeler Türkiye’yi Dünya Savaşında yenilmiş ülke sayarak, heyetimizi eşit muhatap tanımaya yanaşmamışlardı. İsmet Paşa’nın ilk başarısı masaya eşit olarak oturmaktır. Yenik değil, kurtuluş savaşı kazanmış bir ülkeyi temsil ettiğini kabul ettirmiştir.
Oyunda, azınlık ve birkaç konu dışında müzakerelere girilmez. Genel hava verilmeye çalışılır. Bu amaçla masa dışı görüşmeler de ele alınır. Masada sunulan mutfakta pişirilendir çoğu kez. İngilizler, ABD dahil diğer Batılıları masa dışında “kafaya alır”. İsmet Paşa da karşılığını verir. Anlatılanlardan, emperyalizme karşı diplomatik savaşım veren bir Türk heyeti imgesi çıkar.
Oyunun güzel bir yönü de Türk heyetinin mihmardarı Jacqueline’in ön düzlemde bir kişi olarak gösterilmesidir. Jacqueline’in girişken görev anlayışı, İsmet Paşa ile ilişkisi oyuna hem renk katar, hem de insani boyutu güçlendirir.
Oyunun sonunda İsmet Paşa Lord Curzon’un restini görüp Lozan’dan ayrılır. Masaya yumruğunu vurup kalkma geleneğinden sayılabilecek bu davranış, Türk heyetinin Lozan’ın ikinci bölümünde daha iyi sonuç alacağının işaretidir.
Behramoğlu olaya geniş bir açıdan bakar. Tanzimat Fermanından Cumhuriyetin ilânına kadar tarihsel çerçeve içinde ele alır Lozan’ı. Yazar, oyun yoluyla, modernleşme sürecinin Batı emperyalizmiyle ilişkiler yönü üzerine düşünür. Emperyalist ülkelerin paylaşım kavgalarına koşut olarak bir burjuva sınıfının da geliştiğini görürüz. Geleceği olan bir sınıf. İstanbul’a Refet Paşa’nın girmesiyle birlikte “Milli Türk Ticaret Birliği” flaması açılır. Yeni Türkiye, anti – emperyalist bir savaşım vermekle birlikte kapitalist ekonomiyi değillememiştir. Üstünde düşünülmesi gereken bir paradoks. Bence, Batıya, demokrasi, ekonomi, bütün boyutlarda yönelme seçilmiştir. Savaşım, sınıfsal olmaktan çok ulusaldır. Oyunda bu ayrım, Bekir Sami’nin Londra’da izlediği ödüncü tutum ile İsmet Paşa’nın Lozan’da verdiği bağımsızlık kavgası anlatılarak belirgin kılınır.
Oyunda iki müzakere konusu işlenmiştir. Birincisi Boğazlar, ikincisi Musul. Boğazlar konusunda Türkiye, Batı ile SSCB’nin emelleri arasından, kendi dengesini kurarak çıkacaktır. Musul müzakerelerindeyse emperyalizmin en çıkarcı, çikrin yüzü sergilenir.
Behramoğlu’nun oyunu, sorgulayıcı yönleriyle farklı bir çalışmadır. Sahneye konulması elli kadar kişi gerektiren, dolayısıyla tiyatro tekniği açısından da dikkat çeken bir oyundur. Yazar ve tarihçi tipleri de oyuna tartışmalarıyla katılarak seyirciyi kalıplaşmış fikirleri aşıp düşünmeye iter. Verilen bir mesaj varsa, bence, Kurtuluş Savaşının devrimci ruhunun sosyalizme doğru sürdürülmesi gerektiği yönündedir.
Behramoğlu’nun oyunu da Lozan’ın sadece ilk bölümünü kapsarken, Baydur Antlaşmanın imza törenine kadar bütün bir süreci işler. Oyunun başında İsmet Paşa’nın gözü bir Sevr vazosuna takılır. Sık sık kırmak niyetiyle dokunduğu vazoyu oyunun sonunda yere çalar.
Baydur’un oyununa iki tip renk katar. Birincisi diplomat Numan’dır (Menemencioğlu). Artık Kurtuluş savaşının içinden gelen bir hariciyeci sınıfı Türkiye’nin çıkarlarını savunacaktır. Diğer ilginç tip ise Ermeni çevirmen Nadiryan’dır. Bu tip üzerinden Ermeni konusu tartışılır. Yeni Türkiye değildir facianın sorumlusu. Yeni Türkiye’de toplum ayırımcı değil, kaynaşmacı olmalıdır (Oldu mu? O ayrı…).
Baydur’un oyununda ufak dokunuşlar, göndermeler yoluyla birçok müzakere konusu işlenir. Bu bakımdan Baydur’ur oyunu diğer ikisinden daha kapsayıcıdır. Oyun, İsmet Paşa’nın olayları anımsadığı sahnelerle zaman boyutunda ileri de taşınır. Bu da oyuna canlılık katar, seyirciyi İsmet Paşa ile birlikte geçmişi değerlendirmeye iter.
Baydur, diğer delegeleri adları değil, milliyetleriyle anar, “İngiliz” der. Lozan ile ilgili genel kültürde aklımıza gelen ad, Lord Curzon’dur. Diğer iki oyunda anılır. Lord Curzon, acımasız bir profesyoneldir. Zekâsı, bilgisi, saldırgan üslûbuyla rakibini köşeye sıkıştırıp ezmekten zevk alır. Bu özellikleri ismet Paşa’ya sökmemiştir, ama zihnimizde iblis görünümlü bir Lord Curzon imgesi oluşmasına yol açmıştır. Lozan’ın ikinci bölümündeki İngiliz delegesi Horace Rumbold’un adını ancak meraklılar bilir.
Yıllar sonra İsmet Paşa şöyle anacaktır Lord Curzon ile ilişkisini: “…bende kalan bir sevgi ve saygı hissidir. Beraber çalıştık, çok mücadele ettik. Ama karşılıklı aradığımız neticeye elbirliği ile vardığımızı zannediyorum.”
Lozan’da sadece Türkiye kazanmamıştır. Barış kazanmıştır. İsmet Paşa’nın sözünün anlamı budur. Her üç oyunda barış fikrinin vurgulanması sanatın ruhuna da uygundur. Sanatçılarımızdan Lozan ile ilgili yeni çalışmalar bekleriz.