İnsanlık Büyük Bir Sınama İle Karşı Karşıya, Ukrayna Savaşı
28 Şubat 2026 tarihinde İsrail ve ABD’nin İran’a hava saldırılarıyla başlayan İran Savaşı (veya Üçüncü Körfez Savaşı), uluslararası sistemde yaşanan kırılmanın geri dönülmez niteliğini iyice gözler önüne serdi. Ancak, kurallar ve değerlere dayalı olarak işlediği iddia edilen uluslararası sistemdeki kırılma söz konusu savaşla bir anda ortaya çıkmadı. Sistem esasen ABD’nin gücünü yitirmeye başladığı 2000’li yılların başından bu yana adım adım kırılma halindeydi.
Soğuk Savaş’ın bittiği 1990’lı yılların başındaki Birinci Körfez (1990) ve Bosna (1992-5) savaşları büyük bölgesel sarsıntılara yol açmış olsalar da, Soğuk Savaş’ın galibi ABD’nin, müttefiklerinin de katkısıyla, her iki savaşı kendi çıkar ve tasarımlarına uygun şekilde sonlandırmasıyla, uluslararası sistem büyük kırılmalar yaşanmadan yoluna devam edebilmişti.
Daha sonra gelen Afganistan (2002) ve Irak (İkinci Körfez Savaşı-2003) savaşlarında aynı başarı sağlanamadı. ABD girdiği söz konusu savaşlardan uzun yıllar kendini kurtaramadı ve güç-itibar kaybetti. Bu savaşlar, Sovyetler Birliği’nin yıkılmasından sonra tek süper devlete dayalı olarak devam eden ara dönemin sonunu getirdi. ABD Irak ve Afganistan’da kan kaybederken, doğuda Çin yükselmeye başladı. ABD’nin üstünlüğüne dayanan ve büyük ölçüde onun koyduğu kurallara göre işleyen uluslararası sistem yine de devam etti.
ABD, büyük Batılı müttefiklerinin de desteğini alarak bu dönemde Rusya ve Çin’i liberal kapitalist sistem içinde “terbiye” etmeyi denedi. Rusya için G-8 ve NATO-Rusya Konseyi kurularak bu devlet için daimi diyalog mekanizmaları ihdas edildi. Aynı dönemde Çin Dünya Ticaret Örgütü’ne (DTÖ) üye kabul edilerek kapitalist sisteme eklemlendi ve rekabete dayalı ticaret yapmasına olanak sağlandı.
Ancak söz konusu işbirliği ve diyalog süreci çok kısa sürdü. Çin kısa sürede hızla büyüyerek Batı sisteminin sınırlarını zorlamaya ve rakip bir askeri bir güç haline gelmeye başladı.
Rusya ise, ülkesinin eski güç ve nüfuzuna kavuşması için her fırsatı kullanmaya kararlı Putin’in iktidara gelmesiyle, Batı ile işbirliğine kısa sürede sırt çevirdi. İlk önce 2008’de Gürcistan üzerinde kısa süren bir askeri operasyonla bu ülkeyi girdiği Batı rotasından dolayı cezalandırdı. Güney Osetya ve Abhazya Gürcistan’dan koparıldı. Rusya’nın Gürcistan’daki zorbalığına Batı’dan fazla tepki gelmeyince, Putin bu kez 2014 yılında Kırım’ı ilhak ederek, Avrupa’da İkinci Dünya Savaşı sonrası kurulan dengenin en temel tabularından biri olan sınırların askeri güçle değiştirilemezliği ilkesini ayaklar altına aldı. Kırım’ın ilhakı aynı zamanda 1975’ten beri özenle inşa edilen AGİT güvenlik ve işbirliği sürecine de öldürücü bir darbe indirdi. Ardından aynı yıl Rusya’dan komut alan paramiliter güçler tarafından Ukrayna’nın Donbas bölgesinin önemli bir kısmı işgal edildi. Söz konusu gelişmeler karşısında ABD ve Batı alemi kınama yayınlamaktan ve Rusya’ya karşı yaptırımlar kabul etmekten öteye fazla bir şey yapamadılar.
Putin’in asıl darbesi 2022 yılının Şubat ayında Ukrayna’yı topyekun işgal teşebbüsü ile geldi. Ancak bu kez Putin’in hesabı tutmadı. Ukrayna işgalci Rus ordularını Kiev önlerinden püskürttü, Donbas bölgesinde girdiği bazı yerleri de geri aldı. Dördüncü yılını tamamlayan savaşta Rusya Donbas’ta kısıtlı bazı ilerlemeler kaydetmiş olsa da, üstün askeri gücüne rağmen Ukrayna’nın sırtını yere getirebilmiş değil. NATO Rusya’nın tepkisi nedeniyle Ukrayna’nın üyelik sürecine yeşil ışık yakamadı ama ABD ve diğer Batılı müttefikler Rusya’nın nükleer tehditine rağmen Ukrayna’ya insani yardım, silah sistemleri, mühimmat ve istihbarat vererek Ukrayna’nın Rusya karşısındaki direniş gücüne küçümsenmeyecek katkılar sağladılar.
Türkiye ise Rusya ve Ukrayna arasında eşit mesafede kalmaya gayret gösterdi. İki tarafın Türkiye’nin arabuluculuğu ve kolaylaştırıcılığı sayesinde tahıl anlaşması imzalaması ve esir teatisinde bulunması Türkiye’ye diplomasi alanında uluslararası itibar kazandırdı.
Ukrayna’nın savaştaki şansı Donald Trump’ın 2025 yılının başında ikinci kez iktidara gelmesiyle bir anda değişti. Biden döneminde ABD Batılı müttefiklerinin de desteği ile Rusya’yı yaptırımlarla köşeye sıkıştırmıştı. Oysa bu kez Trump, savaşın sorumluluğunu Ukrayna’ya yükleyerek Rusya’ya daha yakın davrandı. Zelensky’nin Trump ve JD Vance tarafından Beyaz Saray’da kameralar önünde hakarete uğraması, örneği görülmemiş bir skandal olarak tarihe geçti. Buna rağmen Zelensky Trump’ın istediği toprak tavizlerini Rusya’ya vermeyi kabul etmeyerek direnmeye devam etti. Ukrayna bundan sonra yanında ABD olmadan, Avrupalı müttefiklerin desteği ile kendini savunmaya çalışacak. İnsanlık Ukrayna’da büyük bir sınamayla karşı karşıya. Ukrayna’nın Rus saldırganlığına teslim edilmesi, İkinci Dünya Savaşı öncesi gibi barış ve istikrarın ölümcül bir yara almasına sebep olacaktır.
Uluslararası sistem Trump yönetiminin yeniden işbaşına gelmesinden bu yana başka alanlarda da önemli yaralar aldı. Trump ilk günden itibaren NATO içi dayanışmayı şüpheye düşüren açıklamalar yaparak, Gazze, Grönland ve Venezuela’da uluslararası hukuku ayaklar altına alarak kurallara dayalı uluslararası sistemin dayandığı temel ilke ve değerleri yok etmekten çekinmedi.
Gazze Krizi Uluslararası Sistemdeki Çatlamayı İyice Gözler Önüne Serdi
Ukrayna savaşının ikinci yılında Gazze krizi dikkatlerin Orta Doğu bölgesine kaymasına neden oldu. Hamas örgütünün 7 Ekim 2023’te İsrailli sivillere karşı gerçekleştirdiği kanlı terör eylemlerine karşı başlatılan İsrail’in operasyonları kısa sürede bir halkın toplu cezalandırılmasına ve soykırım dahil, insanlığa karşı işlenen suçlara dönüştü. Nitekim Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcılığı İsrail Başbakanı Benjamin Netanyahu ve bazı İsrailli yetkililer hakkında tutuklama kararı çıkararak yargılanmaları için iddianame hazırladı.
Oysa Batı’nın tavrı Gazze’de Ukrayna’dan çok farklı oldu. Uluslararası Ceza Mahkemesi Başsavcılığı’nın Putin ve yakın çevresi hakkında çıkardığı tutuklama kararını destekleyen Batı İsrail için aynı tavrı sergileyemedi. Bazı Batılı ülkeler ancak kendi kamuoylarından gelen tepkilerden sonra tavırlarını değiştirmeye başladılar. Ancak bu durum bile ABD ve Almanya’yı etkilemeye yetmedi. ABD Trump yönetimi altında kararlı bir şekilde İsrail saldırganlığını açıktan desteklemeye devam ederken, Almanya ve diğer bazı Batılı ülkeler daha utangaç şekilde İsrail lehindeki tavırlarını sürdürdüler.
Gazze’deki kanlı İsrail operasyonları Trump’ın önerdiği ateşkes planının BM Güvenlik Konseyi’nde kabul edilmesiyle resmen durdu, ancak arızi olarak düşük yoğunlukta devam ediyor. Gazze’de fiili durum, soykırım suçuyla itham edilen İsrail’in lehine BM eliyle şu anda siyasi bir statüye bağlandı. Bu planın Hamas’a kabul ettirilmesinde Türkiye aktif rol oynadı. Trump Gazze barış planının ileriki aşamalarının uygulanmasında rol alacak bir “Barış Kurulu” ihdas ederek BM şemsiyesi altından çıkma niyetini fiiliyata döktü. Söz konusu “Barış Kurulu”nda önemli Batılı ülkeler yer almazken Türkiye’nin kurucu üye olması dikkat çekti. Trump’ın “Barış Kurulu” BM’nin merkezinde yer aldığı kurala dayalı uluslararası sisteme önemli bir darbe teşkil etti.
Gazze’den sonra Suriye’de rejim değişikliğine gidilmesi ve Rusya ile İran’ın bu ülkeden uzaklaştırılması Orta Doğu’daki taşları bir kez daha yerinden oynattı. Suriye’deki rejim değişikliği için yıllarca uluslararası sistem tarafından terörist bir örgüt olarak yaftalanan HTŞ’nin koçbaşı olarak seçilmesi ABD ve Batı’nın yeri geldiğinde kural ve değerleri yok sayma tavırlarını bir kez daha gözler önüne serdi. HTŞ’nin İdlip’te varlığını sürdürüp hazırlık yapmasında Türkiye’nin de payı olduğu ortaya çıktı.
Merz Münih’te Malumu İlan Etti: Kurallara Dayalı Uluslararası Sistem Artık Mevcut Değil
Suriye’den sonra sıranın ABD’yi ve İsrail’i baş düşmanı sayan (büyük şeytan-küçük şeytan), nükleer programı tartışmalı İran’a geleceği belliydi. Artık gözler İran’a dönmüşken malumu ilan etmek Almanya Şansölyesi Merz’e düştü. Almanya Şansölyesi Kasım ayındaki Münih Güvenlik Konferansı’nda kurallara dayalı uluslararası sistemin artık sona erdiğini güçlü sözlerle vurguladı. Merz güvenilir bir uluslararası sistemin yokluğunda her devletin, özellikle Avrupa ve Orta Doğu devletlerinin varlıklarını güvenlik içinde sürdürmek için kendi olanak ve güçlerine dayanmak zorunda kalacaklarını vurguladı. Nitekim kısa süre sonra başlayan İran Savaşı bu gerçeği en açık şekilde gösterdi. Batı ile ABD’nin yolları ayrılırken, kaderini ABD’ni eline terk eden Körfez ülkeleri gelecek kaygısına düştüler.
Ancak, eskinin yerine yeni bir sistemin ortaya çıkması kolay olmayacak. Yeninin inşaası belki de eskinin yıkılmasından çok daha sancılı ve uzun bir süreci gerektirecek. Bu süreçte içe kapanmalar, geri dönüşler, daha büyük çatışma ve savaşların yaşanma olasılığı var. İnsanlık hiç bir döneminde düz bir çizgide, hızlı ve kolay adımlarla bir dönemi kapatıp yenisine geçemedi.
Tarih Düz Çizgide İlerlemiyor – Taş Tepeler Kazılarının Önemi
Tarihin katı şablon ve ön kabullerle açıklanamadığı en yakın zamanda Göbekli Tepe kazılarında görüldü. Baştan, Göbekli Tepe’yi kuran insanların yerleşik düzene geçtiklerine dair bulgu elde edilemeyince, buranın klasik tarih teorisi sorgulatan bir kült merkezi olduğu düşünülmüştü. Zira klasik tarih teorisine göre insanlığın önce tarıma başlaması ve yerleşik düzene geçmesi, daha sonra da toplumsal iş bölümünün ortaya çıkması gerekiyordu. Göbekli Tepe’deki bulgular bu anlayışı desteklemiyordu.
Göbekli Tepe’den sonra çok yakınlarındaki Karahan Tepe’de ve Urfa civarındaki diğer yerlerde yapılan kazılardan insanların tüm bu havalide avcı toplayıcılık yaparken, tarım öncesinde yerleşik düzene geçtikleri anlaşıldı. Ama durum klasik teoriyi sorgulatmaktan ziyade, onu zenginleştiren bir olgu olarak kabul gördü.
İstanbul Arkeoloji Fakültesi öğretim üyesi Prof. Dr. Necmi Karul’un liderliğinde Urfa civarında “Taş Tepeler” olarak adlandırılan bölgede yapılan kazılar bize, tarihin şafağı sayılabilecek 12 bin yıl öncesine ait insanlık tarihiyle ilgili çok değerli bilgi ve bulgular sunuyor. Taş Tepeler’deki yerleşimler Mısır uygarlığına ait Gizze piramitleri ve büyük sfenksten 4 bin 500- 5 bin yıl öncesine tarihleniyor. Taş Tepeler’deki insanlar bize maalesef yazılı bir miras bırakmadılar, zira yazının bulunmasına hala 6-7 bin yıl vardı ama, çok sayıda taş eser bırakarak hikayelerini anlattılar. Taş Tepeler’deki insanlar henüz çanak çömlek yapmayı da bilinmiyorlardı ama büyük kireç taşı blokları kesip yere dikmeyi, hayvan ve insan kabartmaları, hatta gerçek boyutlarda heykeller yapmayı becerecek teknolojik bir gelişmişlik seviyesine sahiptiler.
Taş Tepeler’in mukimlerinin dinleri yoktu. Dinler ve ruhban sınıfı çok sonraları çıkan bir olgu. Ama inançlarını, korkularını, umutlarını ifade edecek ritüelleri ve simgeleri vardı. Örneğin avladıkları hayvanların kabartmalarını yaptılar. Verimlilik ve güç ifade ettiği düşünülen büyüklü küçüklü falluslar yontarak her yere yerleştirdiler. Bu yönüyle ataerkil bir toplum muydular? Klasik tarih teorisi bize ilk önce anaerkil toplumların ortaya çıktığını, ataerkil toplumların sonra geldiğini öğretiyor. Taş Tepeler’de henüz yeteri kadar kadın figürü bulunamadı. Ama bu, söz konusu toplumların ataerkil oldukları konusunda erken sonuçlara varmamızı gerektirmez.
Taş Tepeler’de yaşayan insanlar Anadolu’nun mukimleri olmak hasebiyle öncelikle bizim, ama aynı zamanda tüm insanlığın atalarıydılar. Bugünkü anlamda bir dinleri yoktu ama her halde etik ve toplumsal değerleri, bağlı oldukları kurallar vardı. Kazılar ilerledikçe bu konularda daha sağlam bilgilere sahibi olacağız. Dinler ileriki bin yıllarda toplumsal ritüel ve değerlerin ruhban sınıfının güdümünde katı kurallara bağlanmasıyla doğdu. İnsanlığa bugün dahi büyük acılar yaşatan tek tanrılı dinler ise ancak 3 bin yıl önce ortaya çıktı.
Taş Tepeler’de yaşayan insanların hakkında bize bu bilgileri sağlayan arkeolojik çalışmaların lideri İstanbul Üniversitesi Arkeoloji Fakültesi öğretim üyesi Prof. Necmi Karul’a ve 50 derece sıcakta kazı yapan genç ekibine ne kadar teşekkür etsek azdır. Çağdaş arkeolojinin en önemli projelerinden biri olan Prof. Karul’un kazılarına yurt içinden ve dışından 30’dan fazla üniversite ve 100’den fazla arkeolog katılıyor.
Taş Tepeler projesini Atatürk reformlarının başarısının en somut örneklerinden biri olarak görmek gerekir. Urfa kazılarıyla insanlık tarihine ışık tutan ve arkeoloji biliminine büyük katkılar sunan bu üretken ama mütevazi ekip Türkiye’de işini iyi yapmaya çalışan binlerce sessiz kahramandan sadece bir kaçı. Onlar da aynı Türk diplomatları gibi çoğunlukla Türk üniversitelerinde yetişti.
Eskinin Yerine Yeninin Geçmesi Zaman Gerektirir
Eski yıkıldıktan sonra yeninin onun yerini alma sürecinde geriye dönüşler hep yaşanmıştır. Örneğin ilk çağda Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılışından sonra Avrupa’ya uygarlık ve düzenin geri gelmesi için yüzyıllar gerekti. Bir başka örnek Fransız İhtilali’nden sonraki dönem. Napolyon Fransa’da cumhuriyete son vererek imparatorluğunu ilan etti. Diğer Avrupa imparatorlukları birleşerek Fransa’ya karşı kutsal ittifak kurdular. Cumhuriyet fikirleri her yerde bastırılmaya çalışıldı. Kıtada cumhuriyetin veya meşruti monarşilerin hakim hale gelmesi için en az bir yüz yıl daha geçmesi gerekti. Türkiye’ye cumhuriyet Atatürk’ün sayesinde Fransız İhtilali’nden yaklaşık 150 yıl sonra gelebildi.
Demokrasinin doğumu ise çok daha sancılı oldu. Demokrasi ancak İkinci Dünya Savaşı’nın külleri içinden kısıtlı sayıdaki Batılı ülkede doğabildi. Ancak, Soğuk Savaş’tan sonra demokrasilerin tüm dünyada norm olması beklenirken ne acı ki, 2000’li yılların ilk çeyreğinde her yerde demokratik kazanımlarda ciddi gerilemeler yaşandığı görülüyor.
Ama tarihin tekerleğini tümüyle geriye çevirmek mümkün değil. Bugün yaşananlara genel tarih perspektifinden bakarsak, geriye dönük olarak açılmış bir parantez olarak görmek mümkün. Yeni, eskinin temelleri üzerinde bir gün mutlaka inşa edilecek.
Trump İran’da Zor Durumda
İran savaşı ABD ve İsrail’in çıkarları doğrultusunda Orta Doğu’da bir uluslararası yeni sistem kurmak ve mollalar rejiminin tehditlerini bertaraf etmek üzere başlatıldı. Bu savaşa giden yolların taşları daha önce Gazze, Suriye, Lübnan ve diğer yerlerde döşenmişti. Son aşama, yukarıda da değinildiği gibi İran’dı. Ancak savaşın beklenenden çok uzaması nedeniyle işler artık Trump Amerikası için zorlaşmaya başladı. Kasım’daki kritik ara seçimler yaklaşırken bu savaşın ABD’nin çıkarlarına hizmet etmediği konusunda iç kamuoyunda güçlü bir kanaat oluşmaya başladı. İsrail’in peşine takılma algısı, artan petrol fiyatları ve hayat pahalılığı bu kanaati her geçen gün daha da pekiştiriyor. Kamuoyu yoklamalarına göre ABD halkının çoğunluğu savaşın bir an önce son bulmasını arzuluyor.
Trump savaşın gerekçeleri konusunda ne kendini halkını, ne uluslararası kamuoyunu ikna edebilmiş değil. Trump yönetimi savaşın hedefinin İran’ın nükleer silah sahibi olmasını önlemek mi, balistik füze kapasitesini yok etmek mi, Ortadoğu’da İran vekil güçlerini ortadan kaldırmak mı, yoksa molla rejimine son vermek mi olduğu konusunda baştan itibaren berrak bir tavır sergileyemedi. Savaşın üzerinden bir ay geçtikten sonra hedef bu kez Hürmüz Boğazı’nın açık tutulmasına indirgendi. Trump yönetimi söz konusu hedefin gerçekleşmesi halinde dahi ABD’nin çıkarlarının nasıl korunmuş olacağı konusunda kendi halkını ikna edemiyor. Zira kendi açıklamalarına göre Hürmüz’ün açık tutulmasından asıl yararlanacak olan ABD değil, başta Asya-Pasifik bölgesindekiler olmak üzere diğer müttefik ülkeler. Ancak bu ülkelerin hiç biri Trump’ın açık çağrısına rağmen Hürmüz’de ABD operasyonlarına katılmak istemediler.
Buna karşılık Netanyahu’nun kafasında savaşın hedefleri konusunda hiç bir tereddüt bulunmuyor. Zira İran, mollaların önderlik yaptığı devrimin ilk gününden beri İsrail’in varoluşsal düşmanı. Netanyahu on yıllardır molla rejimini ortadan kaldırmak, onun yerine İsrail’e dost bir rejim geçirmek için ABD nezdinde lobi yapıyordu. Şimdi bu hedefe ulaşmak için Trump’ın desteği ile bütün olanaklarını sonuna kadar zorluyor. Bu denklemde ABD İsrail’in peşine takılmış görüntüsü veriyor.
Trump ABD’yi savaşlardan uzak tutacağı, hatta dünyadaki savaşları bitireceği sözü ile seçmenden oy istemişti. Yaptıkları söylediklerinin tam tersi oldu. Venezuela operasyonu Trump yönetimi altında ABD’nin uluslararası hukuku ihlal ederek giriştiği ilk fiili saldırı oldu. Trump muhtemelen Venezuela’dan sonra aynı şeyin İran’da da gerçekleşeceğini ummuştu. Ama rejim, öldürülen onca liderine rağmen ayakta kalmaya ve direnmeye devam ediyor. Rejimin nükleer ve füze kabiliyetlerinin de ne ölçüde yok edildiği meçhul. Özellikle rejimin elinde bulunan nükleer silah yapmaya elverişli 400 kg civarındaki zenginleştirilmiş Uranyum alınamazsa, tüm çabaların boşa gitme riski çok yüksek.
Hürmüz Boğazı’nın açık tutulması hedefinin de gerçekleşmesi çok zor. Bunun için ya bir kara savaşı, ya da İran’la onun şartlarında bir uzlaşıya varmak gerekiyor. Her ikisi de pek olası gözükmezken, dünyayı rahatsız eden petrol ve doğalgaz fiyatlarının aşağı indirilmesi olanaksız.
Şu anda ufukta savaşın uzamasından, uluslararası istikrarsızlıktan ve global ekonomik güçlüklerden başka bir şey gözükmüyor. Bunlara neden olan Trump hatasının bedelini muhtemelen Kasım’daki ABD ara seçimlerinde ağır şekilde ödeyecek. Ama “Basra harap olduktan sonra” Trump’ın topal ördek haline gelmesinin kime ne faydası olabilir? Başta Körfez ülkeleri olmak üzere aralarında Türkiye’nin de dahil olduğu tüm bölge ülkeleri ve dünya piyasalarını zor günler bekliyor.
Savaş Ortadoğu Bölgesini Daha Tehlikeli Hale Getirdi
Savaş Trump’ın ani bir kararıyla bugün sona erse dahi, Ortadoğu halkları uzun yıllar istikrarsızlık ve çatışmaların pençesinden kurtulamayacaklar. Lübnan, Suriye ve Irak zaten yıllardırdır istikrarsızlık ve çatışmaların içinde savrulup duruyorlardı.
Lübnan bu kez, Hizbullah’ın ideolojik çıkarlarını önde tutması nedeniyle bir kez daha İsrail’in ağır bombardımanı ve kısmi işgali altına girdi. İsrail güney Lübnan’da kendine güvenli bir tampon bölge yaratmadan muhtemelen bu ülkeden çıkmayacaktır.
İran Savaşı’nın yolunu döşeyen Gazze ise başlı başına derin bir kuyu. Hamas Netanyahu’ya yıllardır hayalini kurduğu fırsatı sundu. İsrail ne Gazze’yi, ne de Batı Şeria’yı etnik temizlik yapmadan bırakmak istemeyecektir. İsrail’i kanlı hedeflerinden caydıracak bir gücün mevcut olmaması, uluslararası sistemin şu anki en büyük zaaflarından biri.
Ortadoğu’daki petrol şeyhlikleri ve Arap ülkeleri de savaştan kendi ölçülerine göre nasiplerini alıyorlar. Bu savaş çölde kurulan sunni cennetlerin hayal sattıklarını çok açık şekilde gözler önüne serdi. Savaştan sonra bunların eski ihtişamlarını geri kazanmaları artık mümkün değil. Kuveyt gibi bunların da ekonomik bakımdan küçülmeleri, önemlerini kaybetmeleri söz konusu.
Mollalar Rejimi Bu Haliyle Devam Edemez
İran’da mollalar rejimi şu an için kontrolü elde tutuyor gözükse de, Batı’yla işbirliğine açık ılımlı bir yönetim işbaşına gelmediği sürece birkaç ay sonra durumun değişmesi, ülkede etnik ve siyasi çatışmaların baş göstermesi kimseyi şaşırtmamalı.
İran’ın yüce lideri Ayetullah Ali Hamaney’den sonra fiili yöneticisi Ulusal Güvenlik Konseyi Genel Sekreteri Ali Larijani’nin de öldürülmesi, İran rejimini fiilen yöneticisiz bıraktı. Ali Hamaney’in yerine seçildiği ilan edilen oğlu Müçteba’nın Mart ayının başından bu yana kameraların karşısına geçememiş olması, babasının öldürüldüğü saldırıda ağır yaralandığını veya onun da hayatını kaybettiğini akla getiriyor. Bu şartlarda İran muhtemelen başını Meclis Başkanı Muhammet Bekir Galibaf’ın liderliğindeki bir Devrim Muhafızları komitesi (cunta) tarafından yönetiliyor. Cumhurbaşkanı Mesut Pezeşkiyan’ın bu yapı karşısında gücünün olamayacağı açık.
Hava savunması kalmamış, hava kuvvetleri ve donanması yok edilmiş, önemli altyapı tesisleri ciddi darbeler almış, ekonomik sorunlarıyla başa çıkamayan bir molla rejiminin füze atışlarıyla -ki bunlar da azalmaya başladı- ve Hürmüz Boğazı’ndaki trafiği engelleyerek yapabilecekleri çok kısıtlı. Bu şartlarda, uğranan ağır kayıplardan dolayı intikam duygularıyla daha da radikalleşen yeni kadronun, İran’ı büyük bir Gazze haline getirerecek umutsuz bir direniş sergilemesi mümkün. Ancak İran’da Gazze’den farklı olarak şu anda sessiz duran büyük bir muhalif kitle ve memnuniyetsiz etnik gruplar var. Bunların bir süre sonra mollalara başkaldırma olasılığını yabana atmamak gerekiyor. İran’da mollalar baskı ve cinayetle ılımlı bir yönetimin önünü tıkamaya çalışırlarsa, İran’ı çok kanlı iç çatışmaların beklediğini tahmin etmek güç değil.
İran Savaşı Dünya’yı Da Daha Tehlikeli Hale Getirdi
Savaştan dolayı sadece Ortadoğu değil tüm dünya daha tehlikeli hale geldi. Savaşın en büyük etkisi Ukrayna üzerinde hissediliyor. Dikkatlerin İran’a çevrilmesi nedeniyle Rusya’nın üzerindeki uluslararası baskı azaldığı gibi, Rusya savaştan ekonomik kazançlar elde etmeye başladı. Trump, Hürmüz’ün bloke edilmesinden dolayı kesilen petrol sevkiyatını dengelemek amacıyla, Avrupa ülkelerinin tüm itirazlarına rağmen Rusya üzerindeki ambargoları gevşetti. Kasaları dolmaya başlayan Rusya bu sayede Ukrayna’nın üzerine daha güçlü şekilde saldırma olanağı buldu. İran savaşı Ukrayna ve Avrupa üzerindeki Rusya baskısının artmasına neden oluyor.
Rus baskısının artmasından başta İngiltere, Fransa, Almanya olmak üzere, NATO müttefikleri hiç memnun değiller. Ama artık Trump’ı Rus tehditi ve Ukrayna’nın sorunları konusunda ikna etmeleri mümkün değil. Avrupalı müttefikleri ABD’ye Hürmüz Boğazı’nda destek vermedikçe Atlantik’in iki yakası arasındaki çatlağın daha da büyümesini beklemek gerekiyor. Trump yönetiminin önce Grönland, sonra Venezuela ve nihayet İran’da sergilediği kural ve yasa tanımaz tavırlarının, ABD ile diğer Batılı ülkeler arasındaki ilişkilerde kalıcı izler bıraktığı kesin. Daha önce ABD’nin yanında olmaya özen gösteren veya ikna olmadıkları durumlarda mesafeli ama sessiz kalan müttefikler İran konusunda ABD’yle açık bir ayrışmanın içine girdiler. ABD müttefiklerinin hiç biri İran’a karşı girişilen yasa dışı saldırının parçası olmak istemiyorlar. Böyle bir şey yapsalar zaten kamuoyları kabul etmez. Bu sebeple İran savaşı, Batı kampının yaşadığı en büyük kırılma olmaya aday. Bu noktadan geriye dönmek artık mümkün olmayabilir.
Asya-Pasifik Cephesi ve Çin tehditi
Hürmüz konusunda Trump’a sırt çeviren sadece NATO üyeleri değil. Aynı tavrı ABD’nin Asya-Pasifik bölgesindeki müttefikleri de sergiliyorlar. Avrupa’da Ukrayna sorunu varsa, Pasifik’te de Kore ve Tayvan sorunları var. Kuzey Kore Pasifik yönünde füze atışlarına devam ederken ABD’nin ortak savunma taahhütlerine aykırı olarak Güney Kore’deki hava savunma sistemlerini Körfez bölgesine aktarması hem Güney Kore’de hem Japonya’da büyük bir rahatsızlık yarattı. Ancak aynı Avrupalılar için geçerli olduğu gibi, Hürmüz Boğazı’nda desteğe gelmeyen bu ülkeleri Trump’ın dinlemesi beklenmemeli. Güney Kore ve Japonya Kuzey Kore’den gelen tehdite karşı kendi başlarının çaresine bakmak zorunda kalacaklar.
ABD İran’da kendini tüketirken Çin’in sessizliği çok dikkat çekici. Çin bu krizi yüzeysel açıklamalar dışında açık bir taraf görüntüsü vermeden uzaktan izlemekle yetiniyor. Bazı açık kaynaklar Çin’in İran’a lojistik ve istihbarat desteği verdiğini ileri sürseler de böyle bir iddia kanıtlanmış değil. Ancak, Çin’in İran krizinde tümüyle bigane kalması mümkün değil. Sonuçta Çin İran’a büyük yatırımlar vaad etmiş, ticari beklentileri olan ve bu ülkeden petrol ve doğalgaz ithal eden önemli bir uluslararası aktör. Çin iki yıl kadar önce İran’a toplam miktar 400 milyar dolar tutan yatırım sözleşmeleri imzaladı. Hürmüz üzerinden geçen enerji ve tedarik yollarının kapanması Çin’i de yakından ilgilendiriyor. Bu nedenle Hürmüz’ün açık tutulması ve İran’daki rejimin savaştan yıkılmadan çıkmasıda çıkarları bulunuyor.Ancak elindeki zengin stratejik enerji rezervler nedeniyle beklemeye diğer bir çok ülkeden daha çok fazla tahammülü bulunuyor.
Çin ABD’nin savaştan iyice yıpranarak çıkması için acele etmeyecektir. Zayıflamış bir Amerika Çin’in Pasifik’te ve özellikle Tayvan üzerinde elini güçlendirecektir. Uzun vadeli hazırlık yapan ve stratejik düşünen Çin, ABD iyice zayıflamadan Tayvan konusunda İran Savaşı’nı fırsat bilip erken bir hamle yapmaktan kaçınacaktır.
İran Savaşı ABD’nin Girdiği Son Bataklık Olabilir, Eski Sahneden Çekiliyor
İran, ABD’nin daha önce bulaştığı Kore, Vietnam, Irak, Afganistan savaşlarından çok farklı bir meydan okuma. Muhtemelen tarih İran’ı ABD’nin son bataklığı olarak yazacak. ABD İran’da ancak bir Pirus zaferi kazanabilir. İran’da gücünü ve itibarını yitiren bir ABD artık eski ABD olamaz. Ama aynı şekilde ne İran, ne Ortadoğu, ne dünyanın geri kalanı eski hallerinde devam edemezler. İran’dan sonra hiç bir şey eskisi gibi olmayacak. Bunu en çok Batı İttifakı içinde ve Asya-Pasifik’teki güçler dengesinde göreceğiz.
Savaşın bir etkisi de tedarik yollarının güvenliği ve enerji kaynaklarının çeşitlendirilmesi alanında görülecek. Hala fosil yakıtlara yüksek bağımlılık içeren ve denizlerdeki dar seyir yollarına mahkum mevcut sistemin büyük çatışma ve krizlerden ziyadesiyle etkilendiği bir kez daha görüldü. Bu yüzden, fosil yakıtlara bağımlılık hızla azaltılırken, güvenliği artırılmış nükleer enerjiye geri dönülmesi ve alternatif enerji kaynaklarına ve alternatif ulaşım metodlarına doğru bir yönelim savaşın kaçınılmaz sonuçları olarak karşımıza çıkacaktır. Karadan yeni ulaşım yolları aranırken Türkiye’nin köprü rolünün de önem kazanmasını bekleyebiliriz.
Savaşın silah teknolojisinde üzerinde de kaçınılmaz etkileri olacak. Önce Ukrayna Savaşı, şimdide İran Savaşı kolay ve ucuz teknolojilerle üretilen hava ve deniz insansız savaş araçlarının pahalı sistemlerle kolayca yarışabileceklerini gösterdi. Bu yüzden ülkelerin hızla bu tür sistemlere yöneldiklerini göreceğiz. Bu alanlarda hayli mesafe almış Türkiye’nin önemli bir avantaj yakaladığı açıktır. İran Savaşı ayrıca füze ve hava savunma sistemlerinin önemini ortaya koydu. Bu alanlarda zaafı olan ülkelerin açıklarını kapatmak için yoğun bir çaba içine girecekleri de görülecektir. Bu açıkların başka ülkelerden alınacak ödünç kabiliyetlerle kapatılmasına olanak bulunmamaktadır. Ya ülkeler bunları kendileri üretmek zorunda kalacaklar, ya da ağır koşul ve bedelleri kabul ederek satın almak zorunda kalacaklardır.
Her hal ve karda eski sahneden çekiliyor. Ama yeni henüz kendini göstermedi. Bu kaostan ne doğacağını henüz bilmiyoruz. Dileğimiz daha iyi, daha güvenli ve daha adil bir dünyanın doğmasıdır.