AMERİKA’NIN RUMLARA SİLAH AMBARGOSUNU KALDIRMASI KIBRIS İHTİLAFINDA NE ANLAMA GELİYOR?

PAYLAŞ

Atatürk 1937 yılında Kıbrıs adasının Türkiye açısından taşıdığı askeri ve siyasi önemi şöyle açıklamıştı: “Efendiler, Kıbrıs düşman elinde bulunduğu sürece bu bölgenin ikmal yolları tıkanmıştır. Kıbrıs’a dikkat ediniz. Bu ada bizim için önemlidir.” Kıbrıs Barış Harekâtı kararını alan Bülent Ecevit de, bu doğrultuda bir anlayışla, 21 Ocak 1997’de Türkiye Büyük Millet Meclisinde yaptığı konuşmada şunları söylemişti: “Türkiye KKTC için bir güvence olduğu kadar KKTC de Türkiye için güvencedir. Zira Mersin ve İskenderun’da limanlarımızın, Doğu Akdeniz’de petrol ve doğal gaz boru hatlarının güvenliği buna bağlıdır.”

 

Amerika, 1987 yılında Kıbrıs’ın “Yeniden Birleştirilmesi” hedefine yardımcı olacağı savıyla “Tüm Kıbrıs adasına” koymuş olduğu silah ambargosunu önümüzdeki yıl kaldıracağını açıkladı. Böylece Batı’nın Kıbrıs’ta Rum uzlaşmazlığına cesaret vererek çözüm umudunu zayıflatan yanlışlıklar zincirine bir yenisi eklenmiş oldu. Türkiye haklı olarak bu karara karşı çıktı. Maalesef Amerikan Yönetiminin Türkiye’ye yeterince güven duymadığını da gösteren bu hamlenin Doğu Akdeniz’deki dengeler açısından önemli yansımaları olacağı biliniyor. Kıbrıs ihtilafı üzerinden okunduğunda ise kararın Rumlara yanlış mesajlar vereceğini, onların macera heveslerini kamçılayacağını, ancak Amerikalıların asıl güvenilmeyecek tarafın Rumlar olduğunu eninde sonunda anlayacaklarını söyleyebiliriz.

 

Peki Kıbrıs yeniden birleşti de mi silah ambargosu kaldırılıyor? Her şeyden önce bugüne kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin İyi Niyet misyonu çerçevesinde hazırlanan bütün belgelerde, çözüm için konulan hedefler arasında “Kıbrıs adasının silahsızlandırılması” önemli bir yer tutuyordu. Zira BM müzakere sürecinin ruhu da bunu gerektiriyordu. Ancak adanın  yakın tarihine bakıldığında, eline silah tutuşturulan Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla, EOKA terörüyle başlayan saldırılarının 1963’te Kanlı Noel’i yarattığını, Yunanistan’ın getirdiği kolordunun general Grivas’la birlikte giriştiği kanlı eylemleri, Makarios’un Doğu Bloku ülkelerinden aldığı silahların Kıbrıslı Türklere karşı kullanıldığını, 1974 Samson darbesinin adada statükoyu altüst ettiğini biliyoruz. Amerikalıların herhalde iyi hatırladıkları bir olay da Rum göstericilerin 19 Ağustos 1974 tarihinde Lefkoşa’daki ABD Büyükelçiliğine saldırarak Büyükelçi Rover Davies’i katletmeleridir.

 

Yugoslavya’nın parçalanmasıyla yakından ilgilenen, Çeklerle Slovakların ayrı devletler kurmasına “kadife ayrılık” diyen Batı dünyasının Kıbrıs’ın “birleştirilmesi” için neden bu kadar ısrarcı olduğu da ayrı bir meseledir. Rum tarafının 1948’den başlayarak 2004 Annan Planına varıncaya kadar Batı ülkelerinin önerdiği birleştirme amaçlı onbeş çözüm planını reddettiğini bizzat eski Rum  Dışişleri bakanlarından Nicos A. Rolandis 3 Şubat 2008’de açıklamıştı.

 

Belki de, hatta büyük olasılıkla, Amerikalıların Rum tarafına sözde adayı birleştirmek için koydukları ambargoyu kaldırmaları, genel çerçevedeki amaçlarının yanı sıra, Kıbrıs’ta ortaklığa dayalı bir çözümden artık umutlarını kestikleri anlamına da geliyor. Evet, gerçekten Rum tarafının bir ortaklık niyetine sahip olmadığını bütün gerçekçi gözler görebiliyor. Ortaklık için her şeyden önce iki tarafta yaşamsal konularda karşılıklı bağımlılık, güçlü ortak çıkarlar, birbirine güven ve saygı, ortak karar alma ve paylaşım kültürü olması gerekir. Oysa bugün Rum tarafının kendi devletinden memnun olduğu, Kıbrıslı Türklerle hayatı paylaşmak istemediği ortaya çıkmış durumda. Eski BM Genel Sekreteri Kofi Annan, 28 Mayıs 2004 tarihli raporunda, “Rumlar Türklerle eşit statüde yetki ve refah paylaşmak istemiyor” diyerek bu gerçeği dünyanın gözleri önüne sermişti.

 

Sonuç olarak, Kıbrıs Türklerini yok sayarak Rumlara ambargoyu kaldırmak, onlara kucak açmak, onlara güvenerek yola çıkmak, yanlış kullanılacağı gün gibi aşikâr oyuncakları onlara teslim etmek demektir. 1990’ların sonlarında Rumların giriştiği S-300 macerası hatırlardadır. Rumların her silahlanma hamlesi yeni bir oldu bitti yaratmaktadır.

 

Rumlara inanarak atılan bu adım hatalıdır. Rumların daha güçlü hale getirilmesi, zaten izolasyonlar altında yaşayan Kıbrıs Türklerinin daha da dışlanmasına yol açacak, Rumları Doğu Akdeniz’de birtakım maceralara girişmeye heveslendirecektir. Bu nedenle Kıbrıs’ta Türkiye’nin garantisinin ve Türk askeri varlığının devam etmesi zorunludur.

 

Ecevit, yukarıda bir kısmını naklettiğimiz 1997 konuşmasını şu sözlerle bitirmişti: “…Bu nedenle, Türk askerinin ebediyen Kuzey Kıbrıs’ta kalması gerekir.”

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Subscribers