Bir Büyükelçilik Konutunun Hikayesi: Türkiye’nin ABD’de Caz Diplomasisi

PAYLAŞ

Washington’a Büyükelçi olarak atandığımda, en önemli hedeflerimden biri, Büyükelçiliğimiz konutunun caz müziği ile ilgili emsalsiz hikayesini kitlelere duyurabilmekti. Washington’daki Türkiye Büyükelçiliği konutunun, ABD’de siyah-beyaz ayrımı ve siyahların kültürel mirası açısından çok büyük önem taşıdığını evvelki iki tayinimden biliyordum. Onun ötesinde, Washington’daki Büyükelçilik konutumuzun hikâyesi, hem Amerika’nın tarihiyle hem Türk-Amerikan ilişkilerinin tarihiyle yakından ilişkiliydi. Türkiye’de hemen hiç kimse böylesine kıymetli bir hikayeyi bilmiyordu. Oysa, tanıtım kültüründen biraz olsun anlayan herhangi bir kişi, Büyükelçiliğimiz konutunun bu tarihi geçmişini kitlelere anlatabilmek için neler vermezdi.

 

Büyükelçilik konutumuzun yapıldığı arazinin sahibi George Everett isimli milyarder iş insanı, Washington’a taşınmaya karar verdiğinde, dönemin ünlü mimarı George Oakley Totten’dan, bugün Sheridan Circle diye adlandırılan çok değerli mahalde kendisine bir ev inşa etmesini istiyor. Everett’in, mimar Totten ile tanışmasının ilginç bir hikâyesi var. Everett, Amerika’nın güneyinde petrol kuyuları olan çok varlıklı bir insan. 1800’lü yılların sonlarına doğru bildiğimiz gazoz kapağını keşfediyor. Bununla zenginliğine zenginlik ekleyen Everett, zamanının büyük bölümünü hayır işlerine ve dünyayı gezmeye vakfediyor. Nitekim, 1900’lü yılların başlarında yaptığı seyahatlerinden birinde yolu İstanbul’a da düşüyor ve orada mimar George Oakley Totten ile tanışıyor.

 

Mimar George Oakley Totten da seyahat etmeyi seven, dünyanın çeşitli yöreleri hakkında bilgi sahibi olan bir insan. Nitekim, Totten 1900’lü yılların başlarında Avrupa turuna çıktığında, İstanbul’da da vakit geçirmiş. Bu sırada, İstanbul Tepebaşı’ndaki eski ABD Büyükelçilik (Cumhuriyet döneminde Başkonsolosluk) binasının müştemilatının inşa projesinde çalışmış. Hatta, Washington Post gazetesine, İstanbul’un mimari açıdan zenginliğini anlattığı bir demeç bile vermiş. Devrin Padişahı Sultan Abdülhamid kendisini beğenip, sarayda görevlendirmek istemişse de, tahttan indirildiği için bu mümkün olmamış.

 

Totten, Birinci Dünya Savaşının hemen ertesinde Washington’daki Everett House projesini gerçekleştirme kararını almış. 1910 yılında başlayan inşaat 5 yıl sürmüş. Neticede, ortaya, sonraları “Küçük Beyaz Saray” olarak adlandırılan, beş katlı, toplam 7.200 metrekarelik görkemli bir yapı çıkmış. Totten, yapının tasarımı sırasında, Türk motiflerini de binaya taşımış. Bu bağlamda, cami kubbelerini andıran tavan yapıları ve kemer geçişleri, eşsiz tahta oyma duvar ve kapı süslemeleri ile masalar, mobilya ve merdiven tırabzanları, masif tahta sütunlar, masif mermer oyma şömineler, ipek kumaştan duvar kağıtları, İstanbul’dan getirtilen avizeler ve aplikler binanın Osmanlı izlerini taşıyan barok mimarisi içinde en göze çarpıcı örnekler olarak sayılabilir.

 

Binanın tahta oyma işlerini yapmak üzere Türkiye’den Ermeni ustalar getirtildiği söylenir. Örneğin, müzik salonunun girişindeki kapının üzerindeki yuvarlak süsleme üç adet masif tahtanın oyularak, daire haline getirilmesiyle yapılmış bir şahaserdir. Anlatılanlara göre, mermer eserlerin tümü İtalya’dan getirilen mermerler üzerinde çalışan İtalyan ustalar tarafından yapılmış. Tabii, binada dönemin Avrupa sanat ve mimarisinden de çeşitli örnekler bulunuyor. İtalyan ressam Alessandro Allori’nin (Bronzino) binanın ikinci katına çıkan merdivenlerin karşılıklı iki duvarında bulunan “Kuyu Başındaki Narsist (Narcissus at the Well)” ve “Truva’nın Yanışından Kaçan Aenas (Aenas Fleeing the Burning of Troy)” isimli tabloları bu çerçevede çok etkileyici iki örnek olarak sayılabilir. Ayrıca, Everett’in opera sanatçısı olan ikinci eşi için özel olarak yaptırttığı akustik düzenlemesi olan müzik salonu ile aynı anda 32 kişinin ağırlanabileceği eşsiz bir tahta oyma yemek masasının yer aldığı yemek salonu arasında bulunan odadaki, Tiffany Stüdyoları tarafından özel olarak imal edilen nadide vitrayları da unutmamak gerekir.

 

Everett, binanın inşası tamamlandıktan sonra 1915 yılında ailesiyle birlikte bugünkü Büyükelçiliğimiz konutuna taşınır. O dönemde, Türkiye’nin Birinci Dünya Savaşında yanlış yerde durması, yani İtilaf Devletleri’ne karşı İttifak devletlerini desteklemesi sebebiyle ABD, Türkiye ile ilişkileri kesmişti. İki ülke arasında, 1927 yılına kadar herhangi bir diplomatik ilişki olmadı. 1927’de alınan karar uyarınca ilişkiler yeniden tesis edildi. O tarihte, ünlü iş insanımız Muhtar Kent’in büyük amcası Ahmet Muhtar, Cumhuriyet döneminin ilk Türk Büyükelçisi olarak Washington’a atandı. Ahmet Muhtar, 1934 yılına kadar Washington’da görev yaptı.

 

Bu zamana kadar, Everett ailesi, Washington DC’nin, WASP’ların (White-Anglo-Sakson-Protestan) ve büyük ölçüde siyahi Amerikalılara karşı ırkçı yaklaşımlarıyla bilinen elit nüfusunun oturduğu Kuzey Batı sektöründe yer alan evlerinde, Washington sosyetesine görkemli davetler veriyor, bu çerçevede Kongre üyelerini, üst düzey bürokratları, basın, sanat ve iş camiasına mensup önemli isimleri ağırlıyorlardı. Şehir sakinlerince Everett House olarak adlandırılan bina, artık herkesin dikkatini çeken bir konut haline gelmişti. Zaman içinde, Everett House, Washington’daki en etkileyici ve görkemli 7 binadan biri olarak bilinir oldu. Hatta, bugün dahi Washington’a turistik ziyarette bulunan yabancıların şehir gezilerinde görmeleri ve gezmeleri önerilen mimari eserlerden biri olarak kayıtlıdır. Türk diplomatlara yönelik Ermeni terörü başlamadan önceki dönemde, belirli saatlerde turistlerin binanın içini de gezmelerine müsaade edilirdi.

 

Ahmet Muhtar’ın Büyükelçi olarak atanmasının hemen ertesindeki sene, yani 1928 yılında, Edward H. Everett vefat etti. O yıllarda dünya büyük bir ekonomik bunalıma doğru sürüklenmekteydi. Ailenin mali durumu bunalımdan menfi olarak etkilenmişti. Binayı satmak düşüncesindeydiler. Everett, Türkiye ile olan bağları çerçevesinde, ailesine bir vasiyette bulunmuştu. Buna göre, aile efradı bir gün evi satmak zorunda kalırsa, Türkiye’ye öncelikle satın alma için teklif götürecekler, Türk Hükümeti binayı satın almak istemezse, ancak o zaman diğer taliplere bu hakkı tanıyacaklardı.

 

Nitekim, Everett’in vefatından hemen sonraki sene, yani küresel ekonomik bunalımın zirve yaptığı 1929 yılında, Everett’in dul eşi Grace Burnap, Türk sefaretine gelerek, binayı Türkiye’ye satmak için teklifte bulundu. O dönemde, Atatürk Cumhurbaşkanı, İsmet İnönü Başbakan ve Tevfik Rüştü Aras da Dışişleri Bakanıydı. Hükümet karar vermek hususunda tereddüt etmedi. Aslında, o devirde Türkiye’nin mali bakımdan büyük harcamalar yapacak gücü yoktu. Buna rağmen, binanın satın alınması kararlaştırıldı. Önce bir kiralama sözleşmesi (lease) yapıldı. Ardından, 1932 yılında, bina 440 bin dolar bedelle ve içindeki bütün mobilyalarla birlikte satın alındı. Büyükelçiliğim döneminde (2010-2014) mevcut mobilya ve mefruşatın yüzde 60’ı orijinaldi. Bina, 2004-2008 yılları arasında büyük bir restorasyon geçirdi. Hatırladığım kadarıyla 22 milyon dolara mal olan restorasyon çalışmaları, ilgili ABD makamları ve Dışişleri Bakanlığı tarafından onaylanan proje uyarınca gerçekleştirildi.

 

İlk Büyükelçimiz Ahmet Muhtar, 1989 yılına kadar kançılarya (ofis) ve konut olarak kullanılan binada kısa bir süre oturdu. Ardından, Washington Büyükelçiliği görevine Mehmet Münir Ertegün atandı. İstanbul’da doğan Ertegün, Atatürk’ün sevdiği ve takdir ettiği bir diplomattı. 1883 yılında  doğdu. Babası evkaf nazırlarından Mehmet Cemil Bey, annesi ise İstanbul Sultantepe’deki Özbekler Tekkesi Şeyhi İbrahim Edhem Efendi’nin kızı Ayşe Hamide Hanım’dır. Şirketi Hayriye idarecilerinden Rüstem Bey’in kızı, Kadın öğretmen Okulu mezunu Hayrünnisa Hanım ile evlendi. Bu evlilikten Nasuhî, Ahmet ve Selma adında üç çocukları oldu. 1908 yılında İstanbul Üniversitesi (Darülfünun) hukuk bölümünden mezûn oldu ve Hariciye Nezaretinde memur olarak göreve başladı. Osmanlı yönetimi sırasında çeşitli görevlerde bulunduktan sonra bizzat Atatürk tarafından Orta Elçi olarak Bern’e atandı. Ardından, Paris ve Londra’da Büyükelçilik görevlerinde bulundu. 1934 yılında Washington Büyükelçiliği görevine atandı ve 1944 yılında kalp krizinden dolayı hayatını kaybedene kadar bu görevini sürdürdü.

 

ABD’de görev yaptığı sırada Başkan Franklin D. Roosevelt ile yakın dostluk kurdu. Turkiye ile ABD arasında kuvvetli ilişkiler kurulmasını sağlayan, sevilen ve etkin bir büyükelçi oldu. Hatta vefatından bir süre önce kordiplomatiğin duayenliğine seçildi. Kendisine verilen değerin bir yansıması olarak, vefatından sonra naaşı 1946 yılında ünlü Missouri Zırhlısı ile Türkiye’ye getirildi (ABD yönetiminin bu jesti neden yaptığına ileriki bölümde değineceğim). Naaşı, İstanbul Üsküdar’da Özbekler Tekkesi’ne, tekkenin son postnişîni dedesi İbrahim Edhem Efendi’nin de bulunduğu kabristana defnedildi.

 

Türkiye’nin caz müziği ile tanışması ve ABD’deki ırkçılığa karşı mücadelesinin hikâyesi Mehmet Münir Ertegün’ün Washington’a Büyükelçi olarak atanmasıyla başlıyor. Baba Ertegün Londra’da Büyükelçilik yaptığı dönemde caz ile ilgileri başlayan oğulları Ahmet ve Nasuhi Ertegün, caz müziğinin vatanı olan Amerika’ya gelir gelmez, evvelce tanıdıkları caz müzisyenlerini yakından takip etme imkanına kavuşuyor. Babaları Londra’da Büyükelçi olarak görevliyken, ergenlik çağındaki Nasuhi, 1932 yılında 9 yaşında olan kardeşi Ahmet Ertegün’ü , Londra’da Duke Ellington ve Cob Calloway orkestralarının konserlerine götürüyor. Dolayısıyla, kardeşler Londra’da izledikleri Duke Ellington ve arkadaşlarının Washington’da yaşadığını biliyor. Nüfusunun yüzde 60’ı siyahilerden oluşan Washington, o sıralarda henüz isimleri pek bilinmeyen birçok caz müzisyeninin yaşadığı bir şehir. Washington DC, New Orleans gibi caz müzisyenlerinin merkezi konumunda. Ahmet ve Nasuhi Ertegün, Büyükelçiliğin siyahi hizmetlilerinden biri olan Cleo Payne aracılığıyla Washington’da caz müzisyenlerinin yoğun olarak yaşadığı ve müzik yaptığı Güney Doğu bölgesini ziyaret etmeye ve tamamen siyahilerin bulunduğu bu mahalledeki müzik salonlarında vakit geçirmeye başlıyor. Günlerinin neredeyse tamamını, caz müzisyenlerinin toplanarak, gösteri yaptıkları Howard Theater’da ve çevresindeki mekânlarda geçiriyorlar.

 

Ahmet Ertegün, Howard Theater’ı siyahiler bakımından eğlencenin Mekkesi olarak adlandırır ve müzik eğitimimi Howard’da aldığını vurgular. Zaman içinde, sonradan ünleri dünyaya yayılacak olan birçok müzisyenle dostluklar tesis ediyorlar. Bilahare, bu müzisyenleri Büyükelçilik konutuna davet ederek, onları genelde Pazar günleri öğle yemeğinde ağırlamaya ve ardından birlikte müzik yapmaya başlıyorlar. Bu davetlerde beyaz ve siyah caz tutkunları birarada vakit geçiriyorlar. Babaları Mehmet Münir Ertegün önceleri bu durumdan rahatsız oluyorsa da, genç oğulları onu ikna etmeyi başarıyor. Bir süre sonra, Büyükelçilikte, yani Everett House’da toplanan caz müzisyenleri, eserlerini canlı olarak icra etmeye başlıyorlar. Bunlardan ilki, siyahi caz sanatçısı Duke Ellington ve arkadaşları oluyor. Nasuhi Ertegün, 1979 yılında o günleri Washington Post Gazetesine şöyle anlatıyor: “Büyükelçilikte Duke Ellington ve ekibini dinlemek hayatımın en keyifli anlarından biriydi. Müzik o gün orada bulunan bütün dost ve arkadaşlarımızı mutlu etmişti. Bir keresinde, böyle bir müzikli parti veriyorduk. Birçok müzisyen biraradaydı. Epey gürültülü bir şekilde müzik yapılıyordu. Odanın dışındaki insanların müziği duyarak, rahatsız olabileceğini düşünmüş ve endişelenmiştim. O sırada kapıda babam belirdi. Bana dönerek, ‘kapıyı açık bırakabilir misin, müzik çok güzel çalıyor’ dedi”.

 

Ahmet ve Nasuhi Ertegün kardeşler bu suretle oluşturdukları dostluklar sayesinde, zaman içinde başta Duke Ellington ve ekip arkadaşları Johnny Hodges, Harry Carney ve Barney Bigard olmak üzere, Lester Young, Henry “Red” Allen, Adele Girar, Zutty Singleton, Max Kaminsky, Tommy Potter, Ruth Brown, Ray Charles, Aretha Franklin, Charles Mingus, Frank Zappa, The Rolling Stones ve Led Zeppelin gibi isimlerden birçoğunu Büyükelçilikte ağırlıyor, bazıları ile de ömür boyu sürecek yakın ilişkiler kurmayı başarıyorlar.

 

Irkçılığın zirve yaptığı o yıllarda, Ertegün kardeşler, başkentin beyaz ve siyah caz müzisyenlerinin birlikte yer aldıkları ilk konserlerini Yahudi Sosyal Merkezinde düzenliyorlar. Müslüman iki kardeşin, siyahileri, Hristiyan beyazları ve Yahudileri biraraya getirdiği bu gösteri başkent Washington’da büyük yankı yaratıyor. Nasuhi, o günleri söyle anlatıyor: “Zamanın derin ayrımcılık ve ırkçılık ortamında olan biteni kimse hayal dahi edemezdi. Büyük bir gerginlik ve huzursuzluk vardı. Biz bunu bir ölçüde yatıştırabilmek için konserler düzenledik ve cazı bir nevi sosyal faaliyet silahı gibi kullandık”.

 

Ahmet Ertegün de bir röportajında o dönemi anlatırken şunları söylüyor: “Washington’da birçok siyahi arkadaşımız vardı. Onlarla, sinemaya, tiyatroya veya lokantaya birlikte gitmemize izin verilmiyordu. Hatta, birlikte kapının dışına adım atmamıza dahi imkân yoktu. Öyle ki, bir gün zamanın dahi müzisyeni Duke Ellington’u bile akşam yemeğine götüremedim. Durum böylesine kötüydü. Ancak, biz bunu hiçbir şekilde kabullenmedik”.

 

Ahmet ve Nasuhi kardeşlerin düzenlediği caz konserleri öyle büyük ses getirmeye başladı ki, Büyükelçilik konutu adeta bir müzik merkezi haline dönüşmüştü. Bu durum, bir süre sonra başkentin ileri gelenlerini rahatsız etmeye başladı. Türk Büyükelçiliği, o dönemde uygulanmakta olan yasaklara ve kısıtlamalara aldırış etmeden, siyahlarla beyazları biraraya getiriyor, bu suretle adeta ırkçılığa karşı meydan okuyordu. Bir gün, güneyli bir Senatörden Büyükelçi Ertegün’e bir mektup geldi. Mektupta özetle şöyle diyordu: “Sayın Büyükelçi, her gün Kongre’ye gelip, giderken konutunuzun önünden geçiyorum. Hemen her defasında birçok siyahinin ön kapıdan binaya girip, çıktıklarına şahit oluyorum. Bu insanlara nasıl muamele edileceğini biliyor olmalısınız. Ön kapıyı kullanmalarını yadırgadığımı söylemeliyim. Benim gördüklerim doğru mudur?” Büyükelçi Mehmet Münir Ertegün Senatöre şu tarihi cevabı gönderir: “Sayın Senatör, Kongre’ye gidip, gelirken gördükleriniz doğrudur. Ön kapımızı kullanan siyahiler bizim dostlarımızdır. Biz dostlarımızı daima ön kapıdan evimize alır ve ağırlarız. Bir gün sizi de evimizde misafir etmekten şeref duyacağımızı belirtmek isterim. Ancak, ön kapıyı kullanmak sizi rahatsız edecekse, sizi arka kapımızdan evimize alır ve ağırlarız”. Büyükelçimizin bu yanıtı, kısa sürede Washington çevrelerinde duyulur ve büyük yankı yaratır. Özellikle, siyahi camiada derin bir memnuniyete sebep olur. Büyükleri o devirde yaşayan siyahilerin birçoğu bu hikayeyi bugün dahi şükran duygularıyla anlatırlar.

 

Ahmet ve Nasuhi Ertegün kardeşler babalarının Washington’daki görev dönemi boyunca caz ile yakın ilgilerini devam ettirirler. Ahmet Ertegün, bu sırada önce Maryland’deki London School isimli özel okuldan, ardından da 1944 yılı sonbaharında Washington yakınlardaki Annapolis’de bulunan St. John’s College’dan mezun olur. Kısa bir süre sonra, 1944 yılı Kasım ayında babası Mehmet Münir Ertegün kalp krizi geçirerek hayatını kaybeder. Tam bu sırada İkinci Dünya Savaşının son günleri yaşanmaktadır. Büyük fedakarlıklar sonucunda tarafsız kalarak, İkinci Dünya Savaşına girmemeyi başaran Türkiye, savaşın galiplerinden Sovyetler Birliği’nin dolaylı ve doğrudan tehditlerine maruz kalmaya başlar. Sovyetler Birliği, Türk Boğazları ve Anadolu’nun Sovyetler Birliği ile sınır komşusu olan Kars ve Ardahan toprakları üzerinde hak iddia etmektedir. ABD, ağır baskı altında bulunan Türkiye’yi kendi müttefikleri safına çekmek amacıyla, Türkiye Hükümetini destekleme kararı alır. Bu sırada, İkinci Dünya savaşı 14 Ağustos 1945’te, Japonya’nın koşulsuz teslimiyet prensiplerinde anlaşarak resmen teslim olmasıyla sona erer. Buna dair anlaşma 2 Eylül 1945 tarihinde, Japonya ile ABD arasında, zamanın en görkemli zırhlısı olan Amerikan savaş gemisi USS Missouri’nin güvertesinde imzalanır. ABD, Türkiye ile bir yakınlaşma süreci başlatmak ve Sovyetler Birliğinin tehditlerine karşı Türkiye’yi desteklediği mesajını vermek amacıyla, Mehmet Münir Ertegün’ün nâşının, Missouri zırhlısı ile Türkiye’ye gönderilmesine karar verir. Nitekim, Başkan Harry Truman’ın talimatı üzerine, Büyükelçi Ertegün’ün nâşı, 21 Mart 1946 tarihinde Missouri zırhlısı ile İstanbul’a gönderilir.

 

Amerika’nın bu jesti Türkiye’de memnuniyetle karşılanır. İki ülke arasında başlayan yakınlık, ABD’nin Türkiye’ye, Kore Savaşına katılan Birleşmiş Milletler (BM) gücüne birlik göndermesi için çağrıda bulunması ve Türk Hükümeti’nin buna olumlu karşılık vermesiyle yeni bir boyuta taşınır. Türkiye, TBMM’nin 30 Haziran 1950 tarihli oturumunda verilen karar çerçevesinde Kore’ye asker gönderir. Kore Savaşı sırasında, 1950’den 1953’e kadar, BM Ordusunun komutası altında savaşan Türk Silahlı Kuvvetleri’nin bir tugayı, ABD 25inci Piyade Tümeni’ne bağlı olarak görev yapar. Türk Tugayı birçok operasyonda savaşır ve Kunuri Muharebesinden sonra Kore ile ABD tarafından Birlik Takdirnameleriyle ödüllendirilir. Türk Tugayı muharebe hüneri, inatçı savunması, göreve bağlılığı ve cesaretiyle dünya çapında ün kazanmakla kalmaz, gösterdiği kahramanlıklar Amerikan Yönetimi ve halkı nezdinde çok olumlu ve kalıcı izler bırakır.

 

Türkiye, ABD’den sonra Kore’ye kara kuvveti göndereceğini bildiren ilk ülkeydi. O dönemde, Türkiye’ye gelen Amerikalı Senatör Mc Cain, basına verdiği demeçte, ‘General Mc Arthur’un karargahında BM bayrağının yanında, Amerikan bayrağı ile Türk sancağının da yan yana dalgalanması ve Kore savaşına fiilen yardımı, Türkiye’nin Atlantik Paktına (NATO) girmesini sağlayacaktır’ diyordu. Aynı gün, yani 25 Temmuz 1950’de hükümet Kore’ye asker gönderme kararını aldı. Kore savaşında en ağır kaybı Türk birlikleri verdi. ABD’nin kuvvetli desteğini arkasına alan Türkiye, Ağustos 1950’de NATO’ya girme talebini yeniledi. 1951 Eylül’ünde Türkiye NATO’ya kabul edildi. 18 Şubat 1952’de, 5886 sayılı yasa ile TBMM, NATO anlaşmasını onayladı ve Türkiye resmen NATO üyesi oldu.

 

Görüleceği üzere, Cumhuriyet tarihimizin ilk dönemleri Washington’daki Büyükelçilik binamızın tarihiyle iç içe şekillenmiş, bu çerçevede Türkiye ile ABD arasındaki ilişkilerin olumlu yönde gelişip, güçlenmesi de sağlanabilmiştir. Babaları Mehmet Münir Ertegün’ün cenazesinin 1946’da İstanbul’daki Sufi Tekke’sine (Özbekler Tekkesi-Sultantepe-Üsküdar) defnedilmesinin ardından, Ahmet Ertegün ABD’ye dönerek, New York’ta yaşamaya başlar. Nasuhi Ertegün ise, 1944’te babası öldüğünde, California’ya taşınır ve burada Jazz Man Record Shop sahibi Marili Morden ile evlenir ve dükkanın işletilmesine ve Crescent Records etiketinin kurulmasına yardımcı olur.

 

Ahmet Ertegün, New York’a gelir gelmez, önceden tanışıklığı bulunan plak şirketi sahibi Herb Abrahamson ile birlikte Atlantic Records’u kurar. Ahmet Ertegün, zaman içinde, Amerika’nın ve dünyanın en ünlü plak şirketi haline gelecek olan Atlantic Records’un kurulması için kendisine düşen katkı payını, New York’taki dişçisi Dr. Vahit Sabit’ten ödünç alır. Atlantic Records 1950’li yıllarda büyümeye başlar. Şirkete önce müzik prodüktörü Jerry Wexler katılır. Bu arada, Jazz Man Records’u satın aldıktan sonra Crescent’i bırakan ve 1952’ye kadar Jazz Man üzerine geleneksel caz kayıtları yayınlayan Nasuhi Ertegün, 1955’te Imperial Records için caz plaklarını geliştirmek ve bir LP kataloğu çıkarmak için çalışmaya hazırlandığı bir sırada Ahmet Ertegün ve Jerry Wexler, onu ortak oldukları Atlantic Records şirketine katılmaya ikna ederler. Nasuhi Ertegün de ortak olarak şirkete katılır. Atlantic Records’un caz departmanını yöneten Nasuhi Ertegün, devrin ünlü müzisyenleri John Coltrane, Ray Charles ve Roberta Flack için bir dizi klasik plak yapılmasına öncülük eder.

 

Washington’daki Büyükelçilik binasında ağırladıkları, vaktiyle isimlerini kimsenin duymadığı onlarca müzisyen, New York’a gelen Ertegün kardeşlere destek olurlar. Zaman içinde, Ahmet ve Nasuhi Ertegün, Atlantic Records’un, ABD ve dünya müzik piyasasının en önemli markalarından biri hâline gelmesini sağlamayı başarırlar. Ahmet Ertegün, 1953 yılında İsveç asıllı Amerikalı aktrist Jan Holm Enstam ile ilk evliliğini yapar. 1961 yılında da, Romanyalı doktor ve siyaset adamı Gheorghe Banu’nun kızı, İoana Maria (Mica) Grecianu ile evlenir.

 

1960’larda, Ben King, Solomon Burke, Otis Redding, Percy Sledge, Aretha Franklin ve Wilson Pickett gibi sanatçılar vasıtasıyla soul müziğin gelişip, güçlenmesini sağlar. 1970’te Stephen Stills, David Crosby, Graham Nash ve Neil Young dörtlüsünü kurar. Aynı dönemde, talep üzerine Led Zeppelin’in provalarını izleyerek, grupla derhal kontrat imzalar. Atlantic Records, 1967 yılında, 17 milyon dolara Warner Bros-Seven Arts şirketine satılır. 1969’da da Time Warner şirketinin bir parçası olur. Ahmet Ertegün, bu dönemde, Dr. John ve The Honey Dippers gibi sanatçılara Atlantic Records adına rock müziği yapım işini üstlenir. Aynı zamanda, Rolling Stones’u Atlantic Records ile anlaşmaya ikna etmek amacıyla Mike Jagger’la yoğun müzakereler yapar. 1971’de New York Cosmos futbol takımını kurar ve Pele, Carlos Alberto ve Franz Backenbauer gibi ünlü futbolcuları takımın kadrosuna katmayı başarır.

 

Kurulmasına öncülük ettiği, Cleveland’daki ünlü “Rock and Roll” müzesine, yaşayan en önemli müzik adamı olarak kendisine bir bölüm ayrılmak üzere 1987 yılında kabul edilir. Aynı dönemde, fazla kazanamayan blues sanatçılarını destek olmak üzere “Rhythym and Blues” vakfının kurulması için 1.5 milyon dolar bağış yapar. ABD Kongre Kütüphanesi, 2000 yılında Ahmet Ertegün’ü, yaşayan müzik efsanesi olarak dünyaya ilân eder.

 

Ahmet Ertegün, Türk-Amerikan ilişkilerinin, başta kültürel alanda olmak üzere, her bakımdan gelişip, güçlenmesi için inanılmaz katkılarda bulunmuştur. Amerika’da büyük bir saygı duyulan bir sanat, kültür ve müzik adamı olarak, Türkiye’den ABD’ye gelen onlarca siyasetçiyi, iş insanını, yatırımcıyı, sanatçıyı ve müzisyeni Amerikalı muhataplarıyla biraraya getirmek için büyük gayret sarfetmiştir. ABD’nin en güzide üniversitelerinden Princeton ve Georgetown’da Türk araştırmaları kürsülerinin kurulması için maddi yardımda bulunmuştur. Üst düzey resmî heyetlerimizin ziyaretleri vesilesiyle verdiği özel yemek davetlerinden birçoğuna katılmış bir diplomat olarak, Ahmet Ertegün’ün hiçbir karşılık beklemeden yaptığı jestleri minnetle andığımı söylemek isterim.

 

Ahmet Ertegün, Rolling Stones grubu için New York’taki Beacon Theater’da 29 Ekim 2006 tarihinde verilen, Başkan Bill Clinton’un da hazır bulunduğu bir konserin sahne arkasında düşerek, beton zemine başını vurmuş ve süratle hastaneye kaldırılmıştır. 14 Kasım’da komaya giren, Ahmet Ertegün 14 Aralık 2006 tarihine kadar komada kalmış ve aynı gün hayatını kaybetmiştir. Ahmet Ertegün’ün cenazesi, Türkiye’ye getirilerek, 18 Aralık 2006 tarihinde, babasının ve 1989 yılında kanser hastalığı yüzünden erken yaşta vefat eden kardeşi Nasuhi’nin mezarlarının bulunduğu Özbekler Tekkesi’ne defnedilmiştir.

 

Washington’un en görkemli binalarından biri olan Büyükelçilik konutunun yukarıda özetlemeye çalıştığım hikâyesini evvelce Amerika’da iki kez görev yaptığım için iyi biliyordum. 2010 yılında ABD’ye Büyükelçi olarak atandığımda, uzun suredir zihnimde olan, klasik diplomasiyi “caz diplomasisiyle” zenginleştirerek Washington’da farkındalığımızı attırma düşüncemi uygulamaya karar verdim. Plânlı bir kamu diplomasisi ve iletişim stratejisi çerçevesinde, yukarıda özetlediğim hikâye üzerinden Washington’daki muhataplarımıza daha kolay ulaşabileceğimize ve etkileyebileceğimize inanıyordum.

 

Büyükelçilik görevime başlar başlamaz, bu düşüncemi uygulamaya koymak için, belirlediğim bir plân çerçevesinde, Büyükelçiliğimizin yetenekli Müsteşarlarından Can Oğuz ile birlikte çalışmaya başladık. Plânımıza göre, her iki ayda bir, yani senede 6 defa, Büyükelçiliğimizin tarihi konutundaki müzik salonunda caz konserleri düzenleyecektik. Her konseri, “caz ve diplomasi”, “caz ve kültür, “caz ve sanat”, “caz ve bilim” gibi değişik bir tema altında düzenleyecektik. Bu konserlere, ancak temalara uygun davetli olan kişiler katılacak ve her defasında Büyükelçilik konutumuzun hikâyesini, ırkçılığa karşı duruşumuzu anlatacak, ayrıca ikili ilişkilerimize dair kısa mesajlar verecektik. Konserlere katılacak caz müzisyenlerini, yıllar öncesinde olduğu gibi, hem siyahi hem beyaz, gelecek vaat eden sanatçılar arasından belirleyecektik. Davetliler bakımından, Kongre üyelerini, yönetime mensup bakanları, bürokratları, kordiplomatik mensuplarını, iş, kültür ve sanat dünyasının önde gelen isimlerini hedefleyecektik. Bu arada, Büyükelçilik konutunun hikâyesini bilen veya o dönemde bir vesileyle bu hikâye çerçevesinde değişik tecrübeler yaşayan isimleri tespit ederek, tarihi olayların canlı tanığı olarak onları da konserlere davet edecek ve bir konuşma yapmalarını isteyecektik. Konserlerin en önemli bölümü, sonunda vereceğimiz büfe yemek daveti olacak, bu sırada davetliler birbiriyle tanışmak ve konuşmak imkânını bulacaklardı. Önceki görev dönemlerimde, misyon şefimiz olan Büyükelçiler Nüzhet Kandemir ve Baki İlkin zamanında da birkaç caz konseri düzenlenmiş, ancak bunlar kültürel ve sanatsal bir faaliyet olmanın ötesinde bir anlam taşımamıştı. Dolayısıyla, biz farklı bir boyut getirmeliydik. Yapmamız gereken, konserleri mümkün olduğunca kurumsal bir zemine oturtmak ve Washington’daki ileri gelen zevatın zihninde kalıcı etkide bulunmasını sağlamaktı.

 

Öncelikle çözüm bulmamız gereken husus, işin mali portesini nasıl halledeceğimizdi. Öngördüğümüz plânın uygulanması için gereken maddi kaynağı nereden bulacağımız sorusunu cevaplamamız icap ediyordu. Hesaplamamıza göre, bir yıllık program için 100 bin dolar gerekiyordu. Bu meblağı Bakanlığımızdan talep etmemiz halinde olumsuz cevap geleceğini biliyorduk. Büyükelçiliğimizin bu faaliyetler için ayrılan bütçesi de yetersiz kalıyordu. Bu yüzden, Türkiye ile iş yapan büyük Amerikan firmalarına başvurmaya karar verdik.

 

İlk olarak, Boeing firmasının Washington temsilcisinden randevu istedik. Görüştüğümüz yetkililer, plânımızı olgunlaştırmamız halinde, destek sağlamayı düşüneceklerini söylediler. İkinci aşamada, caz sanatçılarını belirleyecek profesyonel bir kurum bulmamız gerekiyordu. Bunun için de, New York’taki “Jazz at Lincoln Center” ile bir prensip anlaşması imzaladık. Konserlere, yeteneklerini sergilemek üzere, belli bir ücret karşılığında, caz dünyasının ümit vaat eden genç müzisyenlerini getireceklerdi.

 

Üçüncüsü, etkili bir isim tespit ederek, onu konserlere “co-host” yapmamız gerekiyordu. Bunun için en uygun isim, o dönemde Temsilciler Meclisinde 40 üyeye sahip olan “Siyahiler Grubunun (Black Caucus)” başkanı John Conyers idi. Neticede, faaliyetimizin temel amacı, Amerika’da zencilere yönelik ırk ayrımcılığına karşı verilen mücadelenin hikâyesini anlatmaktı. John Conyers’tan randevu isteyerek, makamında ziyaretine gittim. İki saate yakın konuşmamıza rağmen kendisini ikna edemedim. Hayal kırıklığına uğramıştım. Hikâyenin yaşandığı konutumuzu göstermek ve onu binanın görkemiyle etkilemek amacıyla Conyers’ı öğle yemeğine davet ettim. Israrlı takibimize rağmen, davete uzun süre yanıt vermedi. Yaklaşık bir ay sonra, yardımcılarından biri Büyükelçiliğimizi arayarak, Conyers’ın yemeği kabul ettiğini, ancak fazla kalamayacağını söyledi ve yemeği kısa tutmamızı rica etti. O gün Conyers’ı beklerken çok heyecanlıydık. İkna etmeye muvaffak olamazsak, plânımızı büyük ölçüde akamete uğrayacaktı. Conyers yemeğe geç geldi. Ancak, binaya adım atar atmaz, çok etkilendiğini anladık. Nitekim, en fazla yarım saat kalmak üzere geldiği, konutta tam üç saat büyük bir ilgiyle bizi dinledi. Çeşitli sorular sordu. Sonunda, bizi kutlayarak, önerimizi memnuniyetle kabul ettiğini söyledi. Binadan çıkmadan önce, bana dönerek, “Beni ziyarete geldiğinizde anlattıklarınızdan pek etkilenmemiştim. Yine hayal peşinde koşan bir Büyükelçi daha geldi diye düşünmüştüm. O yüzden de yemek davetinizi uzunca bir zamandır sürüncemede bırakmıştım. Büyük hata ettiğimi, hikâyenizi bu binanın içinde dinledikten sonra anladım. Konser programının başarılı olması için elimden geleni yapacağım” dedi. Ben ve Müsteşarım Can havalara uçtuk.

 

Hazırlık aşamasında son adımlardan biri de, Ahmet Ertegün’ün eşi Mika Ertegün’ü konserlerde hazır bulunmaya ikna etmekti. Elimizdeki bütün imkânları kullandık. Olumlu cevap vermek hususunda pek istekli görünmüyordu. Evvelce vurguladığım üzere, önceki Büyükelçilerimiz tarafından benzer konserlere davet edilmiş, ancak bu konserlerden hiçbiri sürdürülemediği gibi, ilgili çevrelerde kalıcı etki de bırakmamıştı. Araya sevdiği şahısları da sokarak, talebimizi ısrarla yineledik. Yapmak istediğimizin öncekilerden farklı olacağını defaatle anlattık. Hatta, konserler için New York’tan Washington’a geldiğinde, kendisini Büyükelçiliğimizde misafir etmekten onur duyacağımızı her vesileyle söyledim. Haftalar geçti, sonunda ricamızı kabul etti. Açılış konserine gelecekti.

 

Diğer taraftan, konserlerimizin ön tanıtımını da yapmamız gerekiyordu. Washington Post’un bir muhabirini Büyükelçiliğimiz konutuna davet ederek, konutumuzun hikâyesini kendisiyle paylaştım. Birkaç gün sonra, röportajım, görseller eşliğinde gazetenin kültür ve sanat bölümünde tam sayfa olarak yayınlandı. Röportaj büyük ilgi çekti. Hatta, binanın sahibi Edward H. Everett’in torunu, beni arayarak, röportajda anlattıklarımın kendisini çok duygulandırdığını söyledi ve küçük bir çocukken yaşadığı konutumuzu ziyaret etmeyi arzuladığını söyledi. Kendisini misafir ettik ve konutumuzu etraflıca gezdirdik. Çok mutlu oldu. Bazı eşyaları işaret ederek, bunların orijinal olduğunu teyit etti.

 

Her şey yerli yerine oturmuştu. Maddi katkı konusunda son noktayı koymak üzere, Boeing ile tekrar masaya oturduk. Firma, 100 bin dolarlık bir taahhütte bulundu. Konserler için caz sanatçılarını seçecek, “Jazz at Lincoln Center” ile de bir mukavele imzaladık. Bütün bu hazırlıklarımız yaklaşık dört ay sürdü. 2010 yılının yaz ayları gelmişti. Programı başlatmak için uygun bir zaman değildi. Bi yüzden, ilk konserimizi, bir açılış ve tanıtım töreniyle birlikte, 2010 sonbaharında gerçekleştirdik. Açılışta, başta kordiplomatik mensupları olmak üzere, bir grup Kongre üyesi, Dışişleri Bakanlığı yetkilileri, kültür ve sanat camiasına mensup davetliler yer aldı. Temsilciler Meclisi üyesi, co-host’umuz John Conyers, Coca Cola’nın CEO’su, yakın dostum Muhtar Kent ve Mica Ertegün de açılışta hazır bulundular. Zamanında, Büyükelçiliğimizdeki caz faaliyetlerini fotoğraflamış olan, gazeteci William Gotlieb’in sağ olan eşi Dalia Gotlieb’de açılış törenine ve onu izleyen konsere katıldı.

 

Konserleri Washington’dan ayrıldığım 2014 yılına kadar kesintisiz devam ettirdik. Boeing firmasından sonra, ricam üzerine Coca Cola firması faaliyetin sponsorluğunu üstlenmeyi kabul etti. Bu vesileyle, Muhtar Kent’e derin şükranlarımı teyit etmek isterim. Konserlerimiz Washinton DC’de büyük ses getirdi. Onlarca Kongre üyesini, yönetim mensubunu, siyasetçileri, Büyükelçileri, iş insanlarını, sanatçıları, müzisyenleri, Washington DC sosyetesinin önde gelen isimlerini ağırladık. Türk Büyükelçiliğinin “Ahmet Ertegün Caz Serisi” bir marka haline geldi.

 

Öyle ki, 2012 yılının sonbaharında, Washington’daki ünlü “Thelonious Monk Institute for Jazz” adlı kuruluşun direktörü Thomas Carter, önemli bir ricada bulunacağını vurgulayarak, beni öğle yemeğine davet etti. Lokantaya gittiğimde, Birleşik Arap Emirlikleri (BAE) Büyükelçisi Yousef Al Otaiba’nın da orada olduğunu gördüm. Tom Carter, doğrudan konuya geçerek, 2013 yılı dünya caz günü kutlamalarını İstanbul’da veya Dubai’de yapmayı düşündüklerini, geleneksel olarak dünyaca ünlü caz müzisyenlerinin katıldığı bu faaliyetin aday ülkelerin hükümetleri tarafından da desteklenmesi icap ettiğini söyledi ve teklifleri hakkındaki düşüncemizi sordu. Dünya caz günü kutlamalarının İstanbul’da yapılması heyecan vericiydi. Bu teklif herkese yapılmıyordu. İstanbul’un aday olarak seçilmesindeki en önemli etken, Büyükelçiliğimizin düzenlediği caz serisi olmuştu. Bizim için gurur verici bir karardı. Ancak, Hükümetimizin bir caz faaliyetine maddi katkı sağlamak isteyeceğinden pek emin değildim. Oysa, BAE Büyükelçisiyle mevcut dostluğum çerçevesinde, Büyükelçiliğin tanıtım, kültür ve sanat faaliyetleri bütçesinin dünya caz günü için fazlasıyla yeterli olduğunu biliyordum. Teklifi nasıl cevaplayacağımı düşünürken, BAE Büyükelçisi söz aldı ve şunları söyledi: “Teklifinize teşekkür ederim. Biz bu faaliyeti düzenlemeye hazırız. Her türlü maddi katkıyı da yaparız. Ancak, Türk meslektaşımın caz faaliyetlerini hepimiz gayet iyi biliyoruz. İstanbul da, tarihi görkemiyle, dünya caz günü kutlamaları için mükemmel bir mekân olur. Dolayısıyla, teklifinizi cevaplamak hususunda, meslektaşıma öncelik verilmesi gerektiği düşüncesindeyim. O teklifi kabul ediyorsa, aday şehirlerden İstanbul’u seçmek hususunda tereddüt etmemeliyiz diye düşünüyorum”. BAE Büyükelçisinin bu jesti bizi memnun etti. Maddi konudaki zorlukları bilmeme rağmen, Türkiye’nin tanıtımı açısından eşsiz bir fırsat doğuracağından emin olduğum bu faaliyet için yapılan teklifi kabul ettiğimizi söyledim.

 

Önümüzde yaklaşık altı aylık bir süre vardı. Teklifi Ankara’ya ilettim. Biraz tereddütle olsa da, kabul edildiğini bildirdiler. Şu anda ayrıntılarına girmek istemediğim çok meşakkatli bir hazırlık sürecinin içine girdik. Önce, Thelonious Monk Enstitüsü Başkanı ve UNESCO iyi niyet elçilerinden efsanevi piyanist Herbie Hancock’un katılımıyla, Büyükelçiliğimizde basın toplantısı düzenledik. Caz gününün gerçekleşeceği tarihe kadar düzenlediğimiz konserlerde faaliyetin tanıtımına da zaman ayırdık. Enstitü yetkilileriyle onlarca görüşme yaptık. Devlet katkısının yeterli olmaması üzerine, ilâve maddi destek için iş camiamızın önde gelen isimleri ve kuruluşlarıyla temas ettik. Neticede, dünya caz günü kutlamaları 30 Nisan 2013’te İstanbul’da düzenlendi.

 

Dünyaca ünlü yabancı ve yerli caz sanatçıları İstanbul’da buluştu. Grammy ödüllü soul yıldızı Joss Stone, caz efsanesi Al Jarreau, saksafon ustası Wayne Shorter, gitarist John McLaughlin, basçılar Marcus Miller ve Ben Williams, tabla virtüözü Zakir Hüseyin, vokalist Lisa Henry, Grammy ödülü solist Dianne Reeves, Güney Afrikalı trompetçi Hugh Masekela, davulcu Terri Lyne Carnington ve tabii efsanevi piyanist Herbie Hancock etkinliğe katıldıklarını hatırladığım bazı yabancı sanatçılardı. Bunların yanısıra, Burak Bekdikyan, Kerem Görsev, İlhan Erşahin, Cenk Erdoğan, Ece Göksu, Elif Şahin ve Sezgi Olgaç dünya caz gününde Türkiye’yi temsil eden isimler arasında yer aldılar.

 

İstanbul’daki dünya caz gününün yankıları uzun süre devam etti. Başarıyla organize ettiğimiz bu faaliyet Türkiye’nin tanıtımı açısından büyük yarar sağladı.

 

Son olarak, yukarıda anlatmaya gayret ettiğim, başlangıcı Türkiye’nin Washington’daki Büyükelçilik konutuna kadar uzanan gurur verici tarihi hikâyenin, gelecek nesillere doğru şekilde aktarılmasında zaruret bulunduğunu vurgulamak isterim. Ayrıca, ülkemizin tanıtımına emsalsiz katkıları olan Ertegün ailesini ve özellikle Ahmet Ertegün’ü minnetle yad ederim.

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak.

Subscribers