Kıbrıs’ta ve Ege Denizinde önemli gelişmeler yaşanıyor. Yunanistan, ABD’nin İran’a saldırısını bahane ederek Güney Kıbrıs’a sürekli kalmak üzere dört F-16 ve iki fırkateyn gönderdi; Lozan ve Paris Antlaşmalarıyla silahsızlandırılmış olması gereken, Çanakkale Boğazı önünde bulunan Limni adası ve güney kıyılarımıza yakın Kerpe adasına Patriot füzeleri yerleştirdi. Güney Kıbrıs’ta üçlü AB (Yunan-Rum-Fransa) hava üssü kuran Fransa’nın Cumhurbaşkanı Macron, Yunan Başbakanı Mitsotakis ile birlikte Güney’i ziyaret etti. Macron, Güney Kıbrıs’a saldırının Avrupa’ya saldırı demek olacağını söyledi. Rum lider Hristodulis F-16 uçağına çıkarak poz verdi. Yunan Savunma Bakanı Dendias Kıbrıs’tan Türkleri Avrupalı dostlarıyla birlikte çıkarmak için İran savaşının bir fırsat olduğu yolunda kışkırtıcı bir konuşma yaptı. Rum Yönetiminin NATO’ya girmesi konuşulmaya başlandı. Eski Yunanistan Başbakanı Çipras ise NATO üyeliğinin yeni riskler getireceğini, adada istikrarsızlığa yol açacağını vurgulayarak “Pusulamız Ankara olmalı” dedi. Türkiye, garantör ülke olarak adaya gönderdiği altı F-16’nın görevinin Kıbrıs Türklerinin ve Kuzey Kıbrıs Türk Cumhuriyetinin güvenliğini sağlamak olduğunu açıkladı.
Son gelişmeler, 1974’ten itibaren Kıbrıslı Rumların, önce Yunanistan’la, 2004’te Avrupa Birliği üyesi olduktan sonra da AB ülkeleri ile birlikte, Güney Kıbrıs’ı 1960 Garanti ve İttifak Antlaşmalarına aykırı olarak Türkiye’ye karşı tehlikeli biçimde silahlandırma girişimlerinde önemli bir aşamayı oluşturuyor.
Bugüne kadar Birleşmiş Milletler Genel Sekreterinin İyi Niyet misyonu çerçevesinde hazırlanan bütün belgelerde, çözüm için konulan hedefler arasında “Kıbrıs adasının silahsızlandırılması” önemli bir yer tutuyordu. Zira BM müzakere sürecinin ruhu da bunu gerektiriyordu. Ancak adanın yakın tarihine bakıldığında, eline silah tutuşturulan Rumların adayı Yunanistan’a bağlamak amacıyla, EOKA terörüyle başlayan saldırılarının 1963’te Kanlı Noel’i yarattığını, Yunanistan’ın adaya getirdiği kolordunun general Grivas’la birlikte kanlı eylemlere giriştiğini, Makarios’un Doğu Bloku ülkelerinden aldığı silahların Kıbrıslı Türklere karşı kullanıldığını, Yunan Cuntasının gerçekleştirdiği 15 Temmuz 1974 Samson darbesinin adada statükoyu altüst ettiğini biliyoruz. Rumları silahlandırma furyasına, Rumlara uyguladıkları ambargoyu üç yıl önce kaldıran ABD de katıldı. ABD yetkililerine, bugüne kadar Rumları yeterince tanımadılar ise, 19 Ağustos 1974’te Lefkoşa Büyükelçilerini hangi göstericilerin öldürdüğünü sormak gerekir.
Son gelişmelerle birlikte, bir Doğu Akdeniz ülkesi olmadıkları halde, Rumların maceracılığına, yeniden Yunanlıların da Türkiye’yi kuşatma çabalarıyla ortak olmaya başladığını, daha vahimi, bu ikilinin 1993’te tesis ettikleri “Ortak Savunma Doktrini”ne oldubittiler yaratarak Avrupa Birliğini de katmaya başladıklarını görüyoruz.
Hatırlanacağı üzere, 1993 Kasım ayında, dönemin Rum lideri Glafkos Klerides’in Atina’yı ziyareti sırasında “Ortak Savunma Doktrini” adı altında, Ankara’nın ciddi tepkisini çeken bir askeri doktrin ilan edilmişti. Bu doktrin uyarınca,
a) Kıbrıs Yunanistan’ın savunma alanına dahil ediliyordu.
b) Güney Kıbrıs’a karşı bir Türk saldırısı olursa, Yunanistan bunu kendisine yönelik bir hareket olarak kabul edecek ve savaş nedeni sayacaktı.
c) Yunanistan ile Kıbrıs Rum Yönetimi savunma planlarını ortaklaşa hazırlayacak ve yürüteceklerdi.
d) Taraflar uluslararası platformlarda birlikte karar verecek ve birlikte hareket edeceklerdi.
Bu doktrinin kabulü ile Avrupa Komisyonunun Rumların üyelik başvurusunu olumlu karşılaması aynı döneme denk geldi. Ardından 1995’te Türkiye ile Yunanistan arasında Kardak krizi yaşandı. Kıbrıs’ta Rumlar “sınır delme” eylemlerine girişti.
Birbiri ardına gerilimlerin yaşandığı o dönemde ortaya çıkan “S-300 füze bunalımı” sorunlara yeni bir boyut ekledi. Ocak 1997’de Rum Yönetiminin Rusya’dan aldığı 140 kilometre menzile sahip karadan havaya S-300 füzelerinin yerleştirilmesi, sadece Kıbrıs’ın değil, Anadolu topraklarının da tehdit altında kalması ve daha önemlisi, Lozan ile kurulan Türk-Yunan dengesinin bozulması demekti.
S-300 krizinde Türkiye’nin sert tepkisi ABD’yi ve garantör devletlerden İngiltere’yi harekete geçirdi; bunun üzerine Rumlar füzelerin yerleştirilmesi için bir tarih saptanmadığını, amaçlarının Kıbrıs sorununa dikkat çekmek olduğunu açıkladılar. Sonunda füzeler Girit adasına yerleştirildi.
Kıbrıs’ta sözkonusu bunalımlar yaşanırken Rumların AB’ye üyelik süreci de hızlanıyordu. Rum-Yunan tarafının amacı, AB üyeliği sağlandıktan sonra Kıbrıs uyuşmazlığının Türk-Yunan ekseninden çıkarılıp AB-Türkiye eksenine oturtulmasını sağlamaktı.
Bugüne geldiğimizde, karşımızdaki manzara da bunu gösteriyor. AB liderlerinin Rum tarafına yaptığı ziyaretler, Rumların aşırı silahlanma çabaları, İsrail ile işbirlikleri, Fransa’nın Charles de Gaulle uçak gemisini Doğu Akdeniz’e göndermesi, Hollanda’nın bu konuşlandırmanın parçası olarak bir fırkateyn görevlendirmesi, “Rum-Yunan savunma doktrini”nin Avrupa Birliğini de oyuna katmaya çalışan yeni versiyonu ile yüz yüze bulunduğumuzu gösteriyor.
Bu bağlamda özellikle vurgulamak gerekir ki, Doğu Akdeniz’de bölgesel barış ve istikrarın kırılma noktası, Kıbrıs’ta kalıcı bir çözüme ulaşılmadan Güney Kıbrıs Rum Yönetiminin 2004 yılında AB’ye üye yapılmasıdır. Bu durum tüm bölgede olumsuz yansımalara yol açan bir anomali yaratmıştır.
Yaşanan gelişmeler, Kıbrıs’ta 1960 yılında Londra ve Zürih Antlaşmalarıyla kurulan dengeyi de bozucu nitelikte gelişmelerdir. 1960 İttifak Antlaşmasının 4ncü ve 5nci maddeleri ve Ek Protokolü Kıbrıs’ta konuşlanacak askeri varlıkları açık biçimde belirlemiştir. İngiliz üsleri dışında Avrupa ülkelerinin ya da başkalarının üs kurması sözkonusu değildir. Garanti Antlaşması da adanın güvenliğinin üç Garantör ülke, Türkiye, Yunanistan ve İngiltere tarafından korunmasıyla ilgili hususları düzenlemektedir.
Kıbrıs’ta Rum-Yunan tarafının Ege ve Doğu Akdeniz sorunlarını fırsat bilerek çıkardığı gerginliklerin, aşırı silahlanma girişimlerinin ve maceracı eğilimlerinin bölgede Türkiye’nin ve Doğu Akdeniz’in güvenliğini tehdit etmesine izin verilmemelidir.