Evren Balta
ABD’nin Ulusal güvenlik strateji belgeleri devlet aklının yoğunlaştırılmış halidir. Tehdit listesini, müttefik haritasını, güç kaynaklarını ve önceliklerini bu metinlerde bulursunuz. Bush döneminde devlet aklı, 11 Eylül şokunu “önleyici savaş” ve demokrasi ihracı fikriyle birleştiriyordu. Irak ve Afganistan işgalleri bu çerçevenin ürünüydü. Obama ve Biden dönemlerinde ise kurallı uluslararası düzen, çok taraflı kurumlar, iklim krizi ve demokrasinin savunulması söylemi öne çıktı. Liberal uluslararasıcılık merkeze alındı, “ortak değerler” ve “müttefiklerle birlikte hareket etme” vurgusu norm haline geldi. Trump’ın 2017 strateji belgesi “Önce Amerika” sloganını resmileştirdi ama bu liberal çerçeveyi tamamen parçalamadı; daha çok içini oydu, öncelik sırasını değiştirdi.
Trump’ın ikinci başkanlık döneminin Ulusal Güvenlik Strateji belgesi ise hem dili hem de içeriği açısından radikal bir metin. Bu belge, din temelli ulusçuluğu, işçi sınıfı adına konuşan sağ popülizmi ve anti-Avrupa medeniyetçiliğini aynı güvenlik doktrini içinde birleştiriyor.
Ne Değişmedi?
Trump’ın yeni yayınlanan Ulusal Güvenlik Stratejisi belgesinin temel hedefi yine aynı. Küresel ölçekte hiçbir rakip gücün ABD’ye denk ya da ondan üstün bir konuma yerleşmemesi. ABD hâlâ deniz yollarının açık kalmasını, doların merkezî rolünü, kendi teknoloji şirketlerinin standart belirlemesini, ordusunun “son kertede belirleyici güç” olmasını istiyor.
İttifaklar yine “yük paylaşımı” ve “meşruiyet” sağlayan çarpanlar olarak görülüyor. Ancak Avrupa’nın kendi güvenliğinin mali yükünü taşıması zorunluluğunun altı çizilmiş durumda.
Çin’in ekonomik yükselişini sınırlamak ve hiçbir bölgede Amerika’ya karşı tek başına hareket edebilen bir hegemon çıkmamasını sağlamak, stratejinin sabit ekseni olmaya devam ediyor. ABD dünyayı yönetmek için değilse bile, dünyanın kendisine rağmen yeniden kurulamayacağı bir konumu korumak istiyor.
Trump’ı geçici bir parantez olarak gören yorumlar tam da bu sürekliliğe işaret ediyor; metnin geri kalanını ise yalnızca bir nüans, iç politikaya dönük abartılı bir kampanya metni, tanıdık Trumpçılığın yeni bir versiyonu olarak okuyor. Bu bakışa göre değişen, üslup ve sertlik düzeyi. Oysa metin tanıdık bir stratejik çekirdeğin etrafına bambaşka bir ideolojik çerçeve örüyor ve bu çerçeve, Soğuk Savaş sonrası liberal Amerikan aklından köklü bir kopuş anlamına geliyor.
“Hakiki Amerika” Ulusal Güvenlik Belgesinde
Kültür savaşı bu metnin ana ekseni. Kuşkusuz Trumpçılığın dili açısından yeni bir şey yok. Tanrı vurgusu, “hakiki Amerikan halkı” söylemi, ulusal işçi ve orta Amerika anlatısı, göç ve iklim karşıtı refleksler, Avrupa’yı küçümseyen ton yıllardır Trumpçı siyasetin merkezinde. Fark şu. Bu kez o dil, miting kürsüsünden çıkıp devletin ana güvenlik belgesinin içine yerleşmiş durumda.
Ulusal Güvenlik Stratejisi Tanrı vergisi doğal haklara atıfla açılıyor ve ulusal güvenliğin temel koşulu olarak “ruhani ve kültürel sağlık”, “geleneksel güçlü aileler” sayılıyor. Devletin yurttaşlarına karşı yükümlülükleri bireysel özgürlüklerin korunması bağlamında değil, belli bir toplumsal-kültürel modelin savunulması bağlamında kendine yer buluyor.
Ortaya çıkan metin, dış politikadan çok “devlet kimin adına konuşur” sorusuna cevap veren bir güvenlik doktrini. Yani kültür savaşı, ilk kez bu ölçekte ulusal güvenlik stratejisinin kendisi haline geliyor; güvenliğin tanımı, içeride kurulmak istenen siyasal ve toplumsal ittifaka göre yeniden yazılıyor.
Rejim İhracı
İkinci kırılma, ABD’nin kendini demokrasi merkezli bir dünya projesi olarak tanımlama ihtiyacını bırakmasında. Soğuk Savaş sonrasında her strateji belgesinde mutlaka bir demokrasi paragrafı varken, yeni strateji metin “esnek realizm” referansı ile başka ülkelerin “demokratik” değerlerini artık önemsemeyeceğini açık açık söylüyor. Otoriter rejimler “tarihi ve gelenekleri farklı” diyerek meşru muhatap alınıyor.
Bu kuşkusuz sürpriz değil; ABD’nin liberal evrenselcilikten bilinçli geri çekilişi Trump döneminin karakteri. Artık dünya siyasetindeki rolünü, demokrasi ve insan hakları üzerinden meşrulaştırma ihtiyacı duymayan bir büyük güç profili var karşımızda.
Ancak bu durum ABD’nin rejim ihraç etmekten vazgeçtiği anlamına gelmiyor. Tersine, demokrasi ihracı bitiyor ama yerine dost rejim ihracı geçiyor. Trump’ın tek tek ülkelere gidip hangi lideri, hangi bloğu tercih ettiğini açıkça ilan eden çizgisi, Venezuela’yı doğrudan askeri müdahale ile tehdit eden söylemiyle birleşince tablo netleşiyor. Hedef, medeniyetçi, göç karşıtı, iklim şüpheci, egemenlikçi aktörlerin, yani “bizimkiler”in kazanması.
Latin Amerika bu pozisyonun en net ifade edildiği bölge ve Soğuk Savaş’tan beri ilk kez bu kadar net biçimde bir numaralı öncelik haline gelmiş durumda. Bölge, üç başlık altında risk alanı olarak kodlanıyor: kitlesel göç, “narko-teröristler” ve Çin etkisi. Ancak bölge yönetimleri için demokratik standartlar değil, sınır güvenliği ve göçü durdurma kapasitesi esas ölçüt haline geliyor. “Makule yakın istikrar ve yönetilebilirlik” yeterli sayılıyor. Bu da Latin Amerika’da otoriter rejimlerle çalışma eşiğini düşürürken, seçimlere açık müdahale ihtimalini artıran bir yeni müdahalecilik demek.
İki Batı
Bu dönüşümün Avrupa boyutu daha sert. Önceki strateji belgelerinde Avrupa, ABD’nin “doğal müttefiki”, “özgür ve müreffeh kıta”, “ortak değerler ve çıkarlar alanı” olarak tanımlanıyordu. 2025 metni ise Avrupa’yı, büyüme hızının düşmesi, küresel gelirdeki payının azalması, düşük doğurganlık oranları, kitlesel göç ve AB kurumlarının ulusal egemenlik üzerindeki etkisi üzerinden anlatıyor. Avrupa böylece, aynı rota izlenirse Amerika’nın geleceğinin neye benzeyebileceğini gösteren olumsuz bir senaryo olarak kodlanıyor.
Kritik nokta, bu eleştirinin “müttefike sitem” düzeyinde kalmaması. Strateji, Avrupa’yı içerden dönüştürülmesi gereken bir siyasi alan olarak okuyor. Çözüm, Avrupa’nın “medeniyet özgüveni”nin ve Batı kimliğinin yeniden inşası, “vatansever Avrupa partileri”nin güçlenmesi ve bu partilerin ABD’nin doğal muhatabı olarak görülmesi. Böylece Washington’ın Avrupa iç siyasetinde taraf olma iradesi soyut bir tercih olmaktan çıkıyor. Ulusal güvenlik doktrininin resmî ve ilan edilmiş unsuru haline geliyor.
Göç ve İklim
Dördüncü kayma, göç ve iklimin statüsünde. Önceki strateji belgelerde göç, yönetilmesi zor ama kaçınılmaz bir gerçeklikti. İklim krizi ise açık bir güvenlik tehdidi olarak yazılıyordu.
Yeni metin ise “kitlesel göç çağı bitti” diyerek göçü yönetilecek bir olgu olmaktan çıkarıp ulusun varlık şartı dosyasına koyuyor. Kim içeri girecek, hangi sayıda girecek sorusu stratejinin merkezine taşınıyor. Kitlesel göç; kaynakların aşınması, suç oranları, toplumsal bütünlüğün parçalanması ve güvenlik erozyonu ile birlikte anılıyor. Göçü yöneten kurallar, yük paylaşımı, insani koruma gibi meseleler geri plana itiliyor. Temel mesele, sınırların yeniden sertleştirilmesi ve göçün güvenlikleştirilmesi.
İklim alanında da benzer bir ters yüz oluş var. Metin, iklim değişikliğiyle mücadeleyi güçlendirmek, karbon fiyatlaması geliştirmek ya da temiz enerji yatırımlarını hızlandırmak gibi hedefler koymuyor. Tam tersine, “iklim değişikliği” ve “net sıfır” yaklaşımı, Avrupa’yı zayıflatan, ABD’yi tehdit eden ve otoriter rakipleri sübvanse eden bir ideoloji olarak tanımlanıyor.
Enerji politikasında temel hedef, ABD’nin petrol, gaz, kömür ve nükleer dâhil tüm fosil ve nükleer kaynaklarda “enerji üstünlüğünü” yeniden kurması. Ucuz ve bol enerji, hem yeniden sanayileşmenin hem de savunma sanayii ve yapay zekâ gibi stratejik teknolojilerde üstünlüğün ana aracı olarak sunuluyor. İklim politikasının yerini, fosil üretimini artırmaya ve enerji ihracatını jeopolitik baskı aracı olarak kullanmaya dönük bir güvenlik ve sanayi stratejisi alıyor.
Bu dönüşüm, özellikle AB’nin yeşil dönüşümünü, göç rejimini ve hukuki standartlarını hedef alan “iki Batı” çatışmasını resmileştirdiği için önemli. Batı içindeki fay hattı artık Rusya ya da Çin etrafında değil; “Brüksel sistemi” ile Washington’daki bu yeni milliyetçi güvenlik aklı arasında.
Ekonomik Rekabet
2025 Ulusal Güvenlik Stratejisi, orta ve düşük gelirli ülkeleri önümüzdeki on yılların en kritik ekonomik rekabet sahası olarak tanımlıyor. Belgede, Çin’in bu ülkelerdeki ticaret ve kredi hacmini hızla artırdığı, ihracatını düşük gelirli ülkelere yönlendirdiği, hatta ABD pazarına bu ülkeler üzerinden dolaylı giriş yaptığı açıkça vurgulanıyor. Çin’in 2020–2024 arasında düşük gelirli ülkelere ihracatını iki katına çıkardığı, bu ülkelerdeki altyapı ve üretim zincirleri üzerinden ekonomik nüfuzunu genişlettiği belirtiliyor.
ABD açısından bu tablo, artık sadece askeri değil, ekonomik ve teknolojik araçlarla yürütülen yeni bir jeopolitik mücadele anlamına geliyor. Strateji belgesi, ABD ve müttefiklerinin devasa dış varlık stoklarını (yaklaşık 7 trilyon dolar) ve kalkınma bankalarıyla çok taraflı finans kurumlarının 1,5 trilyon dolarlık bilanço gücünü, bu rekabette kullanılacak jeopolitik kaldıraçlar olarak konumlandırıyor.
Metin, Amerikan dış politikasında devlet, finans sistemi ve teknoloji şirketleri arasındaki koordinasyonu resmileştiriyor. Diplomatik misyonların artık yalnızca siyasi değil, ekonomik rekabet görevine de sahip olduğu açıkça yazılı: büyük projelerde Amerikan şirketleri için “tek kaynaklı sözleşmeler” (sole-source contracts) zorunluluğu getiriliyor; ABD’nin etkisinin güçlü olduğu ülkelerde “yabancı şirketlerin projelerden çıkarılması” hedefi açık biçimde ifade ediliyor.
Bu yaklaşım, kalkınma yardımı, kredi, enerji ve teknoloji yatırımlarını doğrudan stratejik rekabetin araçları haline getiriyor. ABD’nin finansal araçlarını kullanarak ortak ülkeleri Çin’den uzaklaştırma hedefi açıkça dile getiriliyor; hatta diplomatik temsilciliklerin “her büyük ihaleyi ve kamu yatırımını yakından izleyip Amerikan şirketlerinin kazanmalarını sağlaması” gerektiği belirtiliyor.
Bu strateji, küresel rekabetin artık ticaret veya kalkınma diliyle değil, açık bir ekonomik-siyasi savaş diliyle tanımlandığını gösteriyor.
**
Ulusal Güvenlik Strateji belgesini yalnızca Washington’ın Trump’ın gözünden dünyayı nasıl gördüğünü anlatan bir metin olarak okumak yetersiz kalır. Aynı zamanda Batı içi güç dengesini, Avrupa’nın stratejik yönelimlerini, küresel iklim ve göç rejimlerini ve orta güçlerin manevra alanını yeniden tanımlayan bir çerçeve bu metin. Türkiye açısından ise temel soru artık “Batı ile mi, Batı’ya karşı mı” ikilemi değil. Hangi Batı ile, hangi koşullarda ve hangi maliyetle ilişki kurulacağı.

