2022 Sonrası Avrupa Güvenliği
Rusya’nın Ukrayna’ya karşı 24 Şubat 2022’de başlattığı savaş hiç şüphesiz küresel sistemin dönüşmesinde başat rollerden birini oynadı. Avrupa-Atlantik güvenliği açısından sarsıcı sonuçlar doğurdu. Özellikle Avrupa güvenliği bakımından köklü ve etkileri uzun vadeye yayılacak bir dönüm noktası oldu.
Geniş çaplı Rus saldırısının üzerinden bir ay geçtikten sonra AB, Fransa’nın dönem başkanlığında gelecek on yılda esas almayı öngördüğü, “AB Stratejik Pusulası” başlıklı temel bir stratejik belgeyi 24 Mart 2022’de kamuoylarına açıkladı.
AB’nin önceki ana stratejik belgelerine kıyasla çok daha uzun ve kapsamlı olarak hazırlanan bu belge, AB’nin kendisine güvenlik ve savunma alanında yeni ve güçlü bir rota belirlediği iddiasıyla ilân olundu. O dönemde ABD’de Biden yönetimi işbaşındaydı ve Amerika, dünya sahnesine “geri döndüğünü” açıklamak suretiyle Trump’ın birinci döneminin ortaya çıkardığı travmanın etkisi altındaki AB üyelerinin yüreğine su serpmişti.
Bozuk Pusulanın Rehberliği
Soğuk Savaş ve sonrası dahil güvenlik ve savunmaları için sırtını büyük ölçüde ABD’ye yaslayan AB’nin, Ukrayna’daki savaş nedeniyle Avrupa güvenliği her gün aşınırken, yönünü kaybetmiş ve gerçeklikten kopuk bir yaklaşımla Biden dönemindeki anlayışın devam edeceği varsayımından hareketle, iddiası kendinden menkul olduğu kadar “görkemli” strateji belgesi, çıkara çıkara 5.000 mevcuda dayalı bir Acil Müdahale Gücü (Kapasitesi) ile gerektiğinde çatışma alanlarına konuşlandırmak üzere 200 kişiden oluşacak sivil uzman misyonu hedefini ortaya koyabildi. Başta Avrupa olmak üzere gelecek on yıl için belirlenen kuvvet tertibine dair AB vizyonu buydu!
O yılda AB’nin Türkiye’yi aday ülke olarak görme eğilimi bugüne kıyasla nispeten daha mutedil bulunmasına rağmen, strateji belgesinde NATO’ya doğal olarak atıf yapılırken Türkiye pusulanın dışında tutuluyordu. Daha o aşamada AB, pusulanın doğuyu gösteren ibresini kırmakta beis görmemişti. Dolayısıyla ellerinde sakatlanmış bir pusula bulunuyordu ve bunu umursadıkları söylenemezdi. Pusula baştan şaşmıştı.
AB Komisyonu’nun Seyahat Defteri
2019’da AB Komisyonu Başkanlığına seçilen, Alman Hristiyan Demokrat Parti mensubu ve Almanya’nın eski Savunma Bakanı Ursula von der Leyen’ın ilk beyanatlarından biri, AB’yi küresel bir oyuncu yapmak üzere AB Komisyonu’nu “jeopolitik Komisyon’a” dönüştürmek yönündeydi. İkinci görev dönemi için adaylığını ilân ettiği sırada Temmuz 2024’te Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı ve Türkiye’ye herhangi bir atıfta bulunmadığı konuşmasında ise “Avrupa Savunma Birliği’nin” tesis edilmesinin zorunlu olduğu savını ortaya sürdü. Öz itibarıyla von der Leyen, Türkiye’ye karşı pozisyonunda öncüllerini pek de aratmayacak bir söylem ve davranış örgüsü ortaya koyuyordu. Örneğin, bir önceki Komisyon Başkanı Juncker, 1950’li yıllarda gündeme gelen Avrupa Güvenlik ve Savunma Birliği girişimine de atıfta bulunarak Haziran 2017’de “Avrupa Ordusu” kurulması fikrini öne sürdüğünde de bu sanal askerî oluşum içinde Türkiye yine yoktu!
Toparlamak gerekirse, daha AB’nin “muhteşem”! kuvvet hedef düzeyi 2022’de yayımlanan ana strateji belgesinde belirlenmemişken Türkiye’nin Avrupa güvenliği ve savunmasında oynayabileceği rol zaten belirsizdi ve Türkiye’yi temel strateji belgesinde dolaylı yollardan bulmak için ayrı ve gerçekten işler bir pusulaya gereksinim vardı.
“Trump’ın Zilleri”
1950’li yılların başından bu yana Avrupa savunma birliği savını zaman zaman gündeme getiren Avrupa’nın, daha doğru bir tanımlamayla AB’nin güvenlik ve savunmada geleceğe dönük ciddi bir hareketlenme içine girmesi ABD’de Trump’ın ikinci kez işbaşına gelmesiyle gerçekleşti. İlk görev döneminde AB için “Trump zillerinin” çalmaya başlaması Avrupa güvenlik ve savunması alanında bir nebze uyarıcı etki yapsa da, ikinci döneminde genel olarak Avrupa’nın, özelde ise AB’nin başını Beyaz Saray kayasına çarpması AB üyelerini büyük ölçüde kendine getirdi. Avrupa deyince miyopluk nedeniyle münhasıran AB’yi düşleyen üye ülkeler bu kez ellerini ceplerine atmakta ve savunma harcamalarını arttırmakta tereddüt göstermediler. Bu değişimde, ABD’nin Güvenlik ve Savunma Stratejileri’nde Avrupa ve AB’nin arka plana düşmesi ve Trump’ın Avrupa’ya yönelik daha revizyonist bir tutum benimsemesi belirleyici oldu.
Savunma Vagonunda AB
AB, 2022’de ilân ettiği stratejik pusula belgesinde tanımlanan savunmaya dönük hedeflerin çok ötesinde proje ve girişimleri hayata geçirmeye başladı. Bunlar arasında Ortak Tedarik Yoluyla AB Savunma Endüstrisinin Takviyesi (EDIRPA) programı, Avrupa Savunma Sanayi Geliştirme (EDIP) programı, Avrupa’nın Yeniden Silahlanması/Hazırlık 2030 savunma paketi ve bunun uygulanması sürecinde kısa vadede başvurulacak Avrupa İçin Güvenlik Eylemi (SAFE) finansal enstrümanını saymak mümkündür.
SAFE dahil açıklanan program ve girişimlere, AB üyesi olmayan, ancak savunma sanayi ürünleri Avrupa tasarım-üretim standartlarına uyan ve AB’yle “fikirdaş” ülkelerin katılımı kayda tabidir. Buna göre, AB ile güvenlik anlaşması olan veya savunma sanayi ortak projelerinde, AB’nin kabul etmesine bağlı olarak, örneğin Türkiye ve İngiltere gibi ülkeler ortak üretimde belli bir paya (%35) sahip olabilirler. Ancak, pratiğe bakıldığında SAFE’e bugüne değin Türkiye ve İngiltere’nin önünü açacak bir açılımın yapılmadığı ve bu mekanizmaların henüz kapsayıcı bir anlayışla işletilmediği görülmektedir.
Von der Leyen’ın Hezeyanları
Genel olarak Avrupa güvenlik ve savunmasının geleceğinde önemli rol oynayacak AB girişim ve programlarında yer almak bir yana, “Gafların Kraliçesi” Ursula von der Leyen’ın, Die Zeit gazetesine 19 Nisan’da verdiği mülakatta, “Avrupa kıtasını tamamlamayı başarmalıyız ki Rus, Türk veya Çin etkisine girmesin. Daha büyük ve jeopolitik düşünmeliyiz.” şeklindeki ifadeleri üzerine kamuoyumuzda, inşa halindeki Avrupa güvenlik ve savunma yapılanması dahil, Avrupa’nın geleceğinde Türkiye’ye yer olup olmadığı tartışması doğal olarak yeniden alevlenmiştir.
Komisyon ve Konsey yetkililerinin von der Leyen’ın ifadelerini tevil etmeye dönük açıklamaları da kamuoyumuzu tabiatıyla tatmin etmekten uzak kalmıştır. Sergilenen “yumuşatma” hamlesi çerçevesinde von der Leyen’ın AB üyesi olmayan Balkan ülkelerini kastettiği yolundaki söylem de sakattır; zira bu savı ileri süren AB yetkililerinin, Balkan ülkelerinin ayrım olmaksızın Avrupa ve Avrupa-Atlantik yapılarıyla bütünleşmelerini başından itibaren Ankara’nın ısrarla savunageldiğini bilmemeleri mümkün değildir. Resmî söylemler Türkiye’nin bu tutumunun halen geçerli olduğunu ortaya koymaktadır. Buna göre Türkiye, iddia edildiği gibi, AB’nin rakibiyse bir yandan tüm Balkan ülkelerinin AB üyesi olmaları yönündeki pozisyonunu korurken, diğer yandan kendisine AB tarafından atfedilen “nüfuz sahasını” AB’ye neden kaptırmak isteyeceği sorusu açıkta kalmaktadır.
Öte yandan, yine malûm AB çevrelerinin, 1970’li yılların sonundan itibaren NATO bünyesinde hayata geçirilen Avrupa’nın ortak silahlanmasını, dolayısıyla Avrupa savunma sanayi üretiminde uyum sağlanmasını hedef alan tüm yapılanmalarda eşit haklara sahip bir üye olarak yer aldığını bilmedikleri varsayılamaz. Keza Soğuk Savaş sonrası dönemde yeniden faal hale getirilen Batı Avrupa Birliği (BAB) bünyesinde Türkiye’nin ortak üye olarak oynadığı aktif rolü ve konumunu unutmuş olmaları mümkün değildir.
Türkiye-AB ilişkilerinin güvenlik ve savunma boyutunda ortaya çıkan sorunu AB’nin, NATO bünyesinde serpilen Avrupa Güvenlik ve Savunma Kimliği’nden Avrupa Güvenlik ve Savunma Politikası’na (AGSP) geçiş sürecinde aramak daha doğru bir yaklaşımdır.
2000’li yıllarla birlikte “NATO’dan ayrı, fakat ayrılabilir olmayan” bir savunma yapılanmasına yönelen AB’nin, ilk aşamalarda olmasa da, gelişen süreçte Türkiye gibi NATO üyesi olan AB dışı ortakların AB’nin bugünküne benzer savunma proje ve girişimlerine müdahil etmekte son derece hasis davrandığı nesnel bir gerçekliktir. AB, bu alanda NATO-AB arasında mutabık kalınan çerçeveyi aşındırmaktan geri durmamıştır. GKRY’nin, AB’nin kendi müktesebatına aykırı olarak Yunanistan’ın şantajı sonucu AB’ye üye yapılmasıyla Türkiye-AB ilişkilerindeki tıkanıklıklar artmış, Yunanistan-GKRY ikilisi savunma ve güvenlik alanı dahil Türkiye’nin önüne engeller çıkarmaktan geri durmamışlardır. Yanlarına çoğu kez Fransa’yı, zaman zaman da Almanya dahil AB’nin kimi üyelerini çekebilmişlerdir. Bu ülkeler de, sözkonusu ikilinin engelleyici tavrı karşısında, kendi işlerine de geldiği cihetle, ilkeli bir duruş sergilemekten kaçınmışlardır.
İkinci Komisyon Başkanlığı döneminde AB bünyesinde de liderliği tartışmalı hale gelen von der Leyen’ın, zamanında Almanya’nın Savunma Bakanı olarak görev yaparken, 2016’da Suriye’den Avrupa’ya olan düzensiz göç akınını önlemek üzere Ege’de icra edilmesi kararlaştırılan ortak NATO-AB misyonunun hayata geçirilmesi için NATO’da ilk aşamada Almanya’yla yapılan ikili müzakerelerde benim de yer aldığım zamanın Türk yetkilileri önünde atmadığı takla kalmamıştır. Şimdilerde ise, Türkiye’ye karşı ters takla atma husundaki maharetini sergilemektedir.
Ergenlikte Rakip Tanımayan Macron
Diğer yandan von der Leyen’ın, Türkiye’yi Rusya ve Çin’le AB rakipleri olarak aynı sepete koymasını kişisel bir söylem değil, AB bünyesindeki belirli bir siyasî damarın tezahürü olarak okumakta yarar vardır. Bu damar içinde Türkiye karşıtlığında ergenliğini sonlandırmakta güçlük çeken Fransa Cumhurbaşkanı Macron’u zikretmemek hatalı olur.
Yetişkinliğe nail olmadan Fransız siyasetinden tasfiye edilmeye aday Macron’un, AB’nin rakipleri arasında geçmişte Türkiye’yi anmadan rahat bulmadığı, dolayısıyla bugün von der Leyen’ın söyleminin baş mimarları arasındaki yerini aldığı kayıtlardadır. Macron, örneğin 2018’de Avrupa Parlamentosu’nda yaptığı konuşmada, “Balkanlar’ın Türkiye’ye veya Rusya’ya dönmesini istemiyorum” yolunda ifadeler kullanmış ve bu düşüncesini çeşitli vesilelerle dile getirmiştir. Buna karşılık AB’nin Türkiye ve Rusya’yı angaje etmesi gerektiği yönünde de beyanları bulunmaktadır. Avrupa güvenliği ve savunması bağlamında “Avrupa’nın egemenliğini” güçlendirecek gerekli atılımlar yapılmadığı takdirde “Avrupa’nın ölümlü olduğu ve ölebileceği ve bunun yapılacak seçimlere bağlı kalacağı” şeklindeki savına da Sorbonne’da yaptığı konuşmasında yer vermiştir. İkircikli de olsa önerdiği atılımlar arasında Türkiye’yi içeren bir çerçeveyi öngörmediğini ise belirtmeye gerek bulunmamaktadır. Her hâl ve kârda Macron’dan sonra işbaşına gelecek Fransız liderin Türkiye’ye farklı bir açıdan yaklaşacağının garantisinin bulunmadığı da hatırda tutulması gerekli bir tespittir.
Ankara’nın Taşına Bak!”
Avrupa güvenlik ve savunma ağından Türkiye’yi de dışlayan ve çeşitli AB liderlerinin söylemlerinde dışavuran beyanlar karşısında Ankara’nın izlemeyi öngörebileceği yaklaşıma gelince; sözkonusu söylem ve davranış örgüsünün bugüne mahsus olmadığı açıktır. Ukrayna’dan sonra Ortadoğu’da patlak veren büyük kriz her zamankinden çok Avrupa güvenliğini derinden sarsmıştır. Avrupa, bugün itibarıyla karşısında ABD-Rusya-Çin üçlüsünü bulmuş ve bunun yarattığı sınamalarla yüzleşmiştir. Kendisini de hedefe koyan bu denli çekişmeli bir ortamda savunma kapasitesini genişletme, ölçeklendirme ve hızlandırma zorunluluğuyla karşı karşıyadır. Savunmaya sadece daha fazla kaynak ayırmakla savunma sanayinin karşısındaki güncel darboğazları kısa vadede aşması, dolayısıyla savunmada yakın gelecekte açıklarını kapatacak ölçüde yetenek üretmesi mucize olur. Güncel gerçekler Avrupa’nın şüphesiz önemli bir bileşeni olan AB’yi, kendi standartlarında ve gereksinim duyduğu alanlarda savunma yetenekleri üretme kapasitesine sahip başta AB üyesi olmayan NATO üyesi ülkelerle işbirliği yapmaya zorlayan bir mahiyettedir. Askerî yeteneklerin sadece AB bünyesinde üretilmesine dönük hezeyanlarla AB’nin öngördüğü ölçek ve vadede bir yere varılamayacağının esasen önde gelen çoğu AB ülkesi yönetimleri ayırdındadır. Bu farkındalığın kurumsal olarak pratiğe dönüşmesinin zaman alacağı görülmektedir.
Kollektif caydırıcılık ve savunmada NATO’nun yerinin doldurulamayacağını hemen her vesileyle dile getiren AB yetkilileri ve üyelerinin, AB dışı NATO üyelerini, Avrupa’ya özgü kılınmasına çalışılan güvenlik ve savunma girişimleri dışında tutmaya yönelik çarpık ve mevcut nesnel durumla bağdaşmayan yaklaşımlarının gerçekçi olmayacağı elbette bir şekilde teslim edilecektir.
Sözkonusu girişimlere katılmaya karşı Fransa, Yunanistan ve GKRY gibi kimi aktörlerin sergilemekte olduğu engelleyici davranışlar karşısında Ankara’nın bu şartlarda kurumsal yolları zorlamak yerine bugüne kadar görüldüğü üzere AB üyesi olup, savunma sanayinde Türkiye’yle işbirliğine açık İtalya, İspanya, Romanya, Polonya, Bulgaristan, Baltık ülkeleri ve bir ölçüde Almanya’yla sıkı dirsek temasında kalması ve bu ülkelerde savunma sanayi yatırımları yapmak veya ortaklıklar geliştirmek suretiyle önüne çıkarılan maniaları pratikte aşmaya yönelmesi en pragmatik ve sonuç alıcı bir yol olacaktır.
AB ile savunma ve güvenlik alanı dahil kurumsal ilişkilerin düze çıkmasında ise, bir zamanlar Ankara’nın da germi vermesiyle kamuoyunda popülerleştirilen Kopenhag kriterlerine tüm yönleriyle sahip çıkılması; bu çerçevede demokrasimizde, sivil özgürlüklerde ve hukukun üstünlüğünde yaşanan gerilemelere son verecek siyasi iradenin ivedilikle tecelli etmesi zorunlu kalmaya devam edecektir.