* İngilizce aslından çeviri
24 Şubat 2026, Rusya Federasyonu’nun Birleşmiş Milletler Şartı ve uluslararası hukuku ihlal ederek Ukrayna’ya karşı tam kapsamlı işgal başlatmasının dördüncü yıl dönümünü işaret etmektedir.
Gerçekten de İkinci Dünya Savaşı’nın sona ermesinden bu yana benzeri görülmemiş derecede zorlu bir dönemden geçiyoruz.
Uluslararası hukukun üstünlüğüne dayanan uluslararası güvenlik mimarisi ağır bir saldırı altındadır. Hukukun üstünlüğü yerine güçlünün hukukunun geçerli olmasına yönelik artan bir eğilim söz konusudur. Çok taraflı kurumlar birçok cepheden baskı altındadır. Güç dengesi yeniden şekillenmektedir. Ortaya çıkacak tablo henüz net değildir. Nihai sonucun, ulusal ve uluslararası düzeyde çok taraflılığın ve hukukun üstünlüğünün savunucularının direncine bağlı olacağını düşünüyorum.
Bu koşullar altında stratejik hedefler, reel politiğin gereklerini dikkate almak zorundadır. İdeal ile mümkün olan arasında uygun bir denge kurulmalıdır. Taktik adımlar da buna göre tasarlanmalıdır. Bu ilke, Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşı da dâhil olmak üzere devam eden bölgesel çatışmaların sona erdirilmesi için de geçerlidir.
Konunun üç soru çerçevesinde ele alınabileceğini düşünüyorum:
Birincisi, Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik tam kapsamlı işgalinin önlenip önlenemeyeceği sorusu.
İkincisi, savaşın yol açtığı insani ve ekonomik yıkıcı sonuçların ele alınması gerekliliği.
Üçüncüsü, uluslararası hukuka uygun adil ve kalıcı bir çözüme ulaşma ihtimali.
Kısaca bu sorular, yıkıcı savaşın geçmişi, bugünü ve geleceği ile ilgilidir.
En başta mevcut savaşa ilişkin temel tutumumu açıkça ifade etmek isterim.
Rusya’nın Ukrayna’ya yönelik saldırganlığının, özellikle uluslararası insancıl hukuk ve insan hakları hukuku başta olmak üzere uluslararası hukukun açık bir ihlali olduğu tartışmasızdır. Bu durum, Birleşmiş Milletler Şartı’nın 2. maddesinin 4. fıkrasında açıkça yer alan temel ilkeye yönelik bir saldırıdır. Toprak bütünlüğüne veya siyasi bağımsızlığa karşı güç kullanma tehdidinden ya da kullanımından kaçınma yükümlülüğü, küresel barış ve güvenliğin temel taşlarından biri olmuştur. Rusya bu açık uluslararası hukuk ihlali nedeniyle hesap vermelidir. Aynı ilkenin benzer ihlalleri gerçekleştiren herkes için geçerli olduğu kuşkusuzdur.
Çatışmanın ortaya çıkışındaki temel nedenleri daha net görebilmek amacıyla bazı eleştirel nitelikte değerlendirme ve sorular ortaya koyacağım. Bunlar hiçbir şekilde temel tutumumu zayıflatmaz veya onunla çelişmez.
Öncelikle, yani Rusya’nın Ukrayna’ya karşı savaşının önlenip önlenemeyeceği sorusu kapsamında bazı hususlara değineceğim.
Rusya’nın saldırısı öngörülemez miydi?
Rus siyasetinin gelişimini takip edenler için muhtemelen cevap “hayır, öngörülemez değildi” olacaktır.
Son yaklaşık yirmi yıldaki önemli olaylar zincirine yeniden bakmayı öneririm.
Öncelikle Nisan 2008’de Bükreş’te düzenlenen NATO Zirvesi’nin sonuçlarına Rusya’nın verdiği tepkiye değinmek isterim. O dönemde Ukrayna’da görev yapıyordum ve NATO Temas Grubu kapsamında gelişmeleri yakından takip ediyordum. Ukrayna ve Gürcistan’a Üyelik Eylem Planı (MAP) verilmesi konusunda NATO içinde görüş birliği olmadığını hatırlıyorum. Bu adım, üyeliğe doğru önemli bir aşama teşkil edecekti.
Nisan 2008’deki NATO Zirvesi’ni, Ağustos 2008’de Rusya’nın Gürcistan’a saldırısı izledi.
Birkaç yıl sonra, 2013–2014 yıllarındaki “Maidan protestoları” sonrasında dönemin Cumhurbaşkanı Yanukoviç Şubat 2014’te Ukrayna’dan kaçmayı tercih etti.
Mart 2014’te Rusya Kırım’ı işgal etti ve ardından ilhak etti.
Şubat 2022’de Rusya Ukrayna’ya karşı tam kapsamlı işgal başlattı; bunu 2014’teki işgalin devamı olarak görüyorum.
Kırım’ın ilhakının ardından tam kapsamlı bir savaşın önlenmesi için adımlar atılabileceği konusunda temkinli bir iyimserlik taşıyordum. En kötü senaryo olarak bu ihtimali dışlamamıştım. Şubat 2022 öncesinde kaleme aldığım yazılarda bu kaygılarımı dile getirmiştim.
Bence savaş iki düzlemde alternatif tutumlar izlenerek önlenebilirdi. Ukrayna ve Batılı müttefikleri olası saldırganlığı öngörmeli ve bu ihtimali ortadan kaldıracak politikalar geliştirmeliydi. Potansiyel saldırganı caydıracak gerçekçi bir yol izlemeliydiler. O dönemde izlenen tutumlarla ilgili bazı sorular hâlâ cevapsızdır.
2015 tarihli Minsk Anlaşmaları’nın neden hayata geçirilemediğini hâlâ merak ediyorum. Birleşmiş Milletler Güvenlik Konseyi’nin 17 Şubat 2015 tarihinde oybirliğiyle kabul ettiği 2202 (2015) sayılı karar, 12 Şubat 2015’te Minsk’te kabul edilip imzalanan “Minsk Anlaşmalarının Uygulanmasına Yönelik Önlemler Paketi”ni onaylamıştır. Söz konusu Paket kararın Ek I’inde yer almıştır.
Karar ayrıca, Rusya, Ukrayna, Fransa ve Almanya tarafından 12 Şubat 2015’te Minsk’te kabul edilen ve Paketi destekleyen Deklarasyonu memnuniyetle karşılamıştır. Bildirge kararın Ek II’sinde yer almıştır.
Paket lehine Deklarasyon, Rusya Devlet Başkanı, Ukrayna Cumhurbaşkanı, Fransa Cumhurbaşkanı ve Almanya Şansölyesi tarafından en üst siyasi düzeyde imzalanmıştır.
Birleşmiş Milletler Şartı uyarınca Güvenlik Konseyi kararlarının hukuken bağlayıcı olduğu açıktır. Tüm üye devletler Konsey kararlarına uymakla yükümlüdür.
2202 sayılı Güvenlik Konseyi kararının neden uygulanmadığı incelenmelidir. Eğer uygulanmış olsaydı, tam kapsamlı işgali önleyebilir miydi?
Aklımda hâlâ cevaplanmamış başka bir soru daha var.
Çatışmanın ilk aşamalarında Mart 2022’de İstanbul’da Ukrayna ve Rusya heyetleri arasında müzakereler yapılmıştı. Görüşmelerin sonucuna dair belirgin bir iyimserlik gözlemleniyordu. Ancak bir şekilde görüşmeler kesildi ve heyetler masadan ayrıldı.
Mart 2022’de İstanbul’daki müzakereler kesilmemiş olsaydı, savaş hızlı bir şekilde sona erdirilebilir miydi? Bu sorunun cevabı belki bugün değil ama gelecekte tarihçiler tarafından verilecektir.
Şimdi savaşın insani ve ekonomik sonuçlarına ilişkin ikinci soruya geçmek istiyorum.
Bu bir yıpratma savaşıdır. Savaş uzadıkça daha ölümcül hale gelmekte, acılar artmakta ve bölgesel ile uluslararası barış ve güvenlik için risk büyümektedir.
Birleşmiş Milletler, Avrupa Birliği ve Ukrayna Hükümeti kaynaklı veriler insani trajedinin ve ekonomik yıkımın boyutunu ortaya koymaktadır.
Bir buçuk milyondan fazla asker hayatını kaybetmiş veya yaralanmıştır.
İşgalin başlangıcından bu yana Ukrayna’da 15 binden fazla sivil hayatını kaybetmiş, 41 binden fazlası yaralanmıştır.
Milyonlarca insan ülke içinde yerinden edilmiş ya da çeşitli ülkelerde mülteci olarak kayıt altına alınmıştır. Çatışma uzadıkça geri dönme ihtimalleri azalmaktadır.
Ukraynalı çocukların durumu özellikle vahimdir. Birçoğu hayatını kaybetmiş ya da yaralanmıştır. Bir nesil eğitim yıllarını kaybetmiştir.
Savaş öncesinde dahi Ukrayna’nın nüfus yoğunluğu düşüktü ve azalma eğilimindeydi. 2021’de, tam kapsamlı işgalden önce nüfus yaklaşık 41 milyondu; bağımsızlığın başlangıcında ise 52 milyondu. Son dört yılda hayatını kaybedenler, göç etmek zorunda kalanlar ve işgal altındaki bölgelerde yaşayanlar neredeyse 10 milyona ulaşmaktadır.
Ülkedeki konutların %14’ü hasar görmüş veya yıkılmıştır; bu durum üç milyondan fazla haneyi etkilemiştir. Bu, her yedi evden biri anlamına gelmektedir.
23 Şubat 2026’da yayımlanan ve Ukrayna Hükümeti, Dünya Bankası, Avrupa Komisyonu ve Birleşmiş Milletler tarafından hazırlanan son Hızlı Hasar ve İhtiyaç Değerlendirmesi’ne (RDNA5) göre, önümüzdeki on yılda Ukrayna’nın yeniden inşası ve toparlanması yaklaşık 588 milyar dolara mal olacaktır. Bu miktar, 2025 yılı için tahmin edilen Ukrayna GSYH’sinin neredeyse üç katıdır.
Ukrayna Silahlı Kuvvetleri’nin açıkladığı son rakamlara göre 2025 yılında tam kapsamlı savaşın günlük ortalama maliyeti 172 milyon dolar olmuştur. 2024’te bu rakam yaklaşık 140 milyon dolardı. 2025 verisi, 2024’e göre %23 artış anlamına gelmektedir.
Ukrayna GSYH’sinin %30’undan fazlasını askeri bütçeye ayırmaktadır. Buna karşılık, barış dönemindeki çoğu Avrupa ülkesi NATO’nun %2’lik temel hedefini dahi karşılamakta zorlanmaktadır.
Bu harcamalar Ukrayna ekonomisi üzerinde uzun vadeli sonuçlar doğuracak büyük bir baskı yaratmaktadır. Batı’dan sağlanan mali yardım ekonomik çöküşü engelleyen tek destektir.
Avrupa Birliği’nde oybirliği kuralı, Ukrayna’ya desteğin sürdürülmesini zorlaştırmaktadır. Son örnek bunu açıkça göstermektedir. 90 milyar avroluk kredi bir üye devletin vetosu nedeniyle geçmemiştir. Aynı üye, Rusya’ya yönelik 20. yaptırım paketini de veto etmiştir.
Rus saldırganlığının başlangıcından bu yana dış desteğin sürdürülebilirliği konusunda bu kaygıyı dile getiriyorum. Hiçbir devlet iç siyasi tartışmalardan muaf değildir ve hükümetler artan kamuoyu baskısıyla karşı karşıyadır.
Görünüşe göre Avrupa Birliği’nin desteği sürdürmesi giderek daha sorunlu hale gelmektedir.
Bu arada mevcut ABD yönetimi önceliklerini ve dış politika yaklaşımını gözden geçirmiş görünmektedir.
Son olarak uluslararası hukuka uygun adil ve kalıcı bir çözüme ulaşma ihtimaline değinmek istiyorum.
Herhangi bir tarafa tavsiyede bulunma konumunda değilim. Müzakerelerin mevcut durumu hakkında somut bilgiye sahip değilim. Bu nedenle yalnızca savaşın yıkıcı etkilerini sona erdirmeye yönelik gerçekçi bir seçeneğe dair teorik vizyonumu paylaşabilirim.
24 Şubat 2026’da hem BM Genel Kurulu hem de Güvenlik Konseyi Ukrayna konusunda toplantı yapmıştır.
Genel Kurul olağanüstü acil özel oturumda toplanmış ve “Ukrayna’da kalıcı barışa destek” başlıklı bir karar kabul etmiştir. Karar 107 lehte, 12 aleyhte ve 51 çekimser oyla kabul edilmiştir. Genel Kurul kararlarının hukuken bağlayıcı olmamasının yanı sıra, lehte oyların BM üyelerinin %55’ini temsil etmesi bölünmüş bir tabloyu göstermektedir.
Güvenlik Konseyi’ndeki tartışma ise tarafların tutumlarının uzlaştırılmasının güç olması nedeniyle sonuçsuz kalmıştır.
Bu koşullar altında barışa giden gerçekçi yol, Güvenlik Konseyi’nin birleşik bir eyleminden ziyade ateşkes ve dış diplomatik kanallara dayanmaktadır.
İlk adımın sivillere ve sivil altyapıya yönelik tüm saldırıların derhal durdurulmasına ilişkin bir moratoryum üzerinde anlaşma sağlanması olabileceğini düşünüyorum. Devam eden çatışmaların Ukrayna’daki nükleer tesislerin güvenli işletilmesi açısından da doğrudan risk oluşturduğunu unutmamalıyız. Bu durum bölgesel hatta küresel sonuçlar doğurabilir.
Sonraki adım, adil, kalıcı ve kapsamlı barışa yönelik diplomatik müzakerelerin önünü açacak tam ve koşulsuz bir ateşkes üzerinde uzlaşma sağlanması olabilir.
Tarafların derin biçimde ayrışan ve kolay uzlaştırılamayan pozisyonları dikkate alındığında kısa vadede bir uzlaşmaya varılması pek olası görünmemektedir. Bununla birlikte diplomatik müzakereler sürdüğü sürece çatışma donmuş kalacak, insani ve ekonomik felaket geçici olarak duracaktır.
Mevcut aşamada böyle bir formül gerçekçi ve uygulanabilir bir yol sunmaktadır.