BIDEN’IN ERMENİLERE SÖYLEYECEĞİ BİR SÖZÜ YOK MU?

PAYLAŞ

ASALA cinayetlerinin ilki 1973’te Santa Barbara’da işlendi; Başkonsolos Mehmet Baydar ve Konsolos Bahadır Demir şehit edildi. Katilleri Gourgen Yanikian’a Ermenilerin övgüsü o kadar ileri gitti ki, onu hemen kahraman mertebesine çıkardılar; gazetelere gönderdikleri mektuplarda Yanikian’ın eyleminin ulusal Ermeni uyanışının bir sonucu olduğunu, cinayetin bir intikam sayılması gerektiğini, onun “Ermeni soykırımının” son kurbanı olduğunu yazdılar.

 

 

İzleyen yıllarda Ermeni teröristler masum beş büyükelçimizi, onlarca diplomatımızı ve aile fertlerini şehit etti. Ermenilerin ağızlarına sakız ettiği soykırım iddiaları, bu sene de ABD Başkanının Ermeni isteklerini kabul edip etmeyeceği tartışmasını gündeme getirdi. Ermeni iddiaları, 1915’te Doğu Anadolu’da yaşayan Ermeni yurttaşlarına Osmanlı yönetiminin soykırım uyguladığı şeklinde, çarpıtılmış bir tarih anlatısına dayanmaktadır.

 

 

Oysa gerçek böyle değildir. Doğu Anadolu’da nüfus yönünden çoğunlukta olmadıkları halde, 1870’lerden itibaren bir Ermenistan devleti kurma hayaliyle ayaklanan ve silahlanan Ermeni çeteleri, Birinci Dünya Savaşı başlayınca Osmanlı ordusunun savaş halinde olduğu Rusya ve İngiltere’nin desteğiyle isyan çıkarmışlar, yerli halka karşı büyük katliamlar yapmışlardır. Daha sonra saldırılarını genişleterek 1915 Nisan’ında Van’ı ele geçirmişler, bölgede yolları keserek ordunun hareketlerini engellemişlerdir. Bunun üzerine Osmanlı Devleti Doğu Anadolu’daki Ermeni halkın, çatışma bölgesinden çıkarılarak ülkenin başka bölgelerine naklini, yani o zamanki deyimiyle tehcirini kararlaştırmıştır. Savaş koşulları nedeniyle bu nakil işlemi güçlükle gerçekleşmiş, üzücü olaylar yaşanmış, her kesimden binlerce insan hayatını kaybetmiştir. Doğu Anadolu dışında kalan bölgelerdeki Ermeni vatandaşlar ise yerlerinde kalmıştır.

 

 

Bir ırkın, etnik veya dini bir grubun planlı biçimde ortadan kaldırılması amacıyla işlenen insanlık suçu anlamına gelen soykırım, 1948 Cenevre Soykırım Sözleşmesinde hukuki bir kavram olarak yer almıştır. Burada “amaç” önemlidir, örneğin yukarıda belirtildiği gibi sırf askeri mecburiyetten kaynaklanan bir nedenle bir grup insanın yeri değiştiriliyorsa, bu soykırım sayılmamaktadır. Ayrıca eylemin soykırım sayılabilmesi için uluslararası bir mahkeme kararı gerekmektedir.

 

 

Bunun yanı sıra 1948 Sözleşmesi geriye yürütülememektedir. Tabiatıyla, bir eylemin soykırım sayılmasında, bunu isteyen kişilerin sayısına değil, tarihi bilgi ve belgelere itibar edilmektedir. Siyasilerin oy derdiyle seçmenlerine yaranmak için kimi ülkelerin parlamentolarından “soykırım kararı” çıkarmasının da bir kıymeti harbiyesi bulunmamaktadır. Hukuken failleri belli olmuş bir soykırım isnadı ile bütün bir milleti suçlamak da yanlıştır.

 

 

1915 Olaylarını bir soykırım olarak nitelemek bütün bu nedenlerle mümkün değildir. Bu konuda dünyada siyasi, akademik ve hukuki bir oydaşma da mevcut değildir. Olayların bir soykırım olmadığını savunan birçok yabancı tarihçi vardır: Stanford Shaw, Bernard Lewis, Günther Levy, Andrew Mango, Sean MacMeckin, Justine MacCarthy, Edward Ericson, Norman Stone, Jeremy Salt bu tarihçiler arasındadır. Türk aydınlarının büyük çoğunluğu da bu iddiaların emperyalist bir kurgu olduğunu savunmaktadır.

 

 

Türkiye, bu meselenin aydınlığa kavuşması için 2005 yılında tarihçilerden ve uzmanlardan oluşacak bir Ortak Tarih Komisyonu kurmayı, sadece Türkiye ve Ermenistan’ın arşivlerinde değil bütün dünya arşivlerinde araştırmalar yapılmasını ve kapalı arşivlerin açılmasını önerdi. Bu öneriyi yaparken, Türklerle Ermenilerin tarihe ortak bir perspektiften bakmalarının barışa hizmet edeceğini dile getirdi. Burada amaç, Türk ve Ermeni araştırmacıların arşivlerde serbestçe araştırmalar yapmalarına imkan  verilerek  tarihi belgelerin gün yüzüne çıkmasını sağlamaktı. Bilhassa kapalı tutulan Ermeni Taşnak ve Patrikhane arşivlerinin açılması önemliydi. Ancak Türkiye’nin bu önerisi, meseleyi propaganda aracı olarak kullanmayı seçen Ermenistan tarafından bugüne kadar kabul edilmedi.

 

 

Bu arada Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi 15 Ekim 2015’te bu konuda önemli bir karar alarak, Ermeni anlatısının mutlak bir gerçek olmadığına işaret etti. Bu meselenin meşru bir tartışma konusu olduğunu kabul etti. Mahkeme ayrıca, İkinci Dünya Savaşında meydana gelen yahudi katliamı Holokost ile 1915 olayları arasında benzerlik kurulamayacağına hükmetti.

 

 

Buna rağmen, Ermenilerin sempati gördüğü bazı Batı ülkelerinde bu meseleye tarihsel belge ve arşiv çalışmaları ışığında bakmak isteyenlerin sayısı fazla değil. Bu ülkelerden bazılarının tutumlarına bakalım: İngiltere Malta’ya sürdüğü Osmanlılar aleyhinde 1915 olayları bağlamında bir delil bulamadı. 1921’de İngiliz Kraliyet Başsavcısı delil bulunamadığını resmen ilan etti. Bu çerçevede, İngiltere’nin Ermeni görüşünü kabul eden ülkeler arasında yer almadığını kaydedelim. Bugünlerde Başkanının Ermeni söylemini kabul edip etmeyeceği tartışılan Amerika Birleşik Devletleri ise, tıpkı Osmanlı Devleti gibi, İkinci Dünya Savaşı sırasında Japonya’nın saldırısına uğrayınca, Pasifik sahilinde yaşayan Japon asıllı 120 bin ABD vatandaşını, Japonlara yardım eder korkusuyla evlerinden ve yurtlarından alarak kamplara kapatmıştı. Gelelim Almanya’ya. Alman Federal Meclisinde 2016’da sözde soykırımı tanıyan bir karar alındı, hükümet ise soykırım sözünü kullanmaktan kaçınıyor. Alman gazeteleri, iddiaları çürütmek isteyen Türklerin verdiği paralı ilanları basmayarak “ilginç” bir fikir özgürlüğü örneği sergiledi. Namibya’da 1904-1909 yılları arasında yaptığı soykırım ise Almanya’nın başını ağrıtmaya devam ediyor. Federal Meclis’in Ermeni yanlısı kararı, “kendi utançlarına ortak aradıkları” şeklinde eleştirildi. Tabii, Holokost ile 1915 olayları arasında esaslı bir fark vardı; Almanya’da yahudiler Ermeniler gibi ayrı bir devlet kurmaya kalkmamışlar, başka bir devletle  işbirliği yapmamışlardı.

 

 

Soykırım olmadığını söylemeyi bile cezalandırmak için çaba sarfeden, başından beri Ermeni yanlısı bir tutum izleyen Fransa’nın durumu ise tam bir çifte standart örneği: Türkiye’nin Ortak Tarih Komisyonu kurma önerisini dikkate almayan Fransa, 1994’te Ruanda’da 800 bin Tutsi’nin soykırıma uğratılması konusunda Fransa’nın sorumluluğunun araştırılması amacıyla 15 tarihçiden ve araştırmacıdan oluşan bir komisyon kurulmasını kabul etti. Macron’un kararıyla kurulan bu komisyon, Ruanda’da Fransa’nın ağır ve reddedilemez sorumluluğu olduğunu kabul etti.

 

 

Sonuç olarak, ABD Başkanı Biden’ın 24 Nisan’da ne yapacağı tartışılırken, herhalde asıl konuşulması gereken, Ermeni arşivlerinin açılması, bu meselenin tarihçiler ve araştırmacılar tarafından belgeler üzerinden ele alınacak bir mesele olduğunun kabul edilmesidir. Örneğin Biden, Ermenistan’ı Ortak Tarih Komisyonu kurulması yönünde teşvik edebilir.

İlgili Yazılar
Subscribers