Fransa Ruanda Soykırımındaki Rolünü Kabul Ediyor Mu?

PAYLAŞ

Soykırım denince, Afrika’da akla derhal Ruanda gelir. Kıtanın güney-batı tarafında, Göller Bölgesi olarak adlandırılan yörede bulunan 10 milyon nüfuslu bu ülkede, 1994 yılında, nisan-ağustos ayları arasında, 800 bin civarında insan vahşice öldürüldü. Öldürenler yönetimde bulunan ” Hutular”, soykırıma uğrayanlar ise nüfusun yüzde 15’ini oluşturan “Tutsiler”. Bugünkü yazımızın amacı, bundan 27 yıl önce gerçekleşen Tutsi soykırımının ayrıntılarını kağıda dökmek değil. Toplu vahşete giden gelişmeleri, soykırımın 25. yılı vesilesiyle kaleme aldığımız, 25 nisan 2019 tarihli araştırmada derlediğimizi hatırlatalım. Konunun arka planını merak edenlerin anılan özlü yazıyı okumaları yeterli olacaktır (T24).

 

1994 yılında meydana gelen olaylar, uzun yıllar, Fransa ve Ruanda arasında tartışma ve polemik konusu olmuştur. Ruanda makamları soykırım konusunda Fransa’yı hedef tahtasına koymuş, suçlamayı sürdürmüş ve bu suçlamalardan ötürü iki ülke arasında ciddi gerginlikler yaşanmıştır. Fransız yönetimi, 2010 yılına kadar, dahil olduğu yanlışlıkları reddetmiş, günahın Tutsi asilere ait olduğunu iddia etmiş, katliamın başlangıç noktasını oluşturan Ruanda cumhurbaşkanı JuvenalHabyarimana’nın uçağını düşüren füze saldırısının asi Tutsi’ler tarafından ger çekleştirildiğini dahi ileri sürmüştür. Olaylardan 15 yıl sonra, eski cumhurbaşkanlarından Nicolas Sarkozy, 2010 yılında Kigali’ye yaptığı ziyaret sırasında, Paris’in değerlendirme hataları ve siyasi yanlışlıklar yaptığını itiraf etmiş, ancak Ruanda halkından özür dilememiştir.

 

Soykırımın 25. yılı anma törenlerine, Afrika’lıliderler yanında, Avrupa Birliği Komisyonu Başkanı ve Belçika başbakanı iştirak ederlerken, Fransa’yı temsilen, sadece Ruanda doğumlu bir Fransız milletvekilinin katılmasının Kigali’de hayal kırıklığı yarattığını hatırlıyoruz. Bununla birlikte, anılan önemli yıldönümü vesilesiyle, Cumhurbaşkanı EmmanuelMacron, 1990-1994 yıllarını kapsayacak biçimde, iki ülke ilişkilerine dair gizlilik içeren dosyaların da dahil edileceği derin bir arşiv araştırması yapılmasının kararlaştırıldığını açıklamış, 15 civarında tanınmış tarihçi ve araştırmacıdan kurulacak heyetin çalışmalarının iki yıl sürmesinin beklendiğini vurgulamıştır.

 

Ruanda soykırımının 27. yılı anma törenlerine kısa bir süre kala, geçtiğimiz hafta, EmmanuelMacron’untalimatıyla oluşturulan sözkonusu heyet çalışmalarını tamamlayarak ulaştığı sonuçları Paris’ten ülke ve dünya kamuoyuna duyurmuştur. Başkanlık Sarayı (Elysée), Dışişleri ve Savunma Bakanlıkları ile İstihbarat kurumunun gizliliği kaldırılan arşivlerinde yapılan araştırmalar neticesinde uzman heyetin vardığı sonuç, özetle, Fransa’nın, 1994 Ruanda soykırımında suç ortağı olmadığı, ancak olayların gelişmesinde ağır ve reddedilemez sorumluluğu bulunduğu yönündedir. Paris’ten yapılan bu önemli açıklamanın ardından gözler tabiatıyla Kigali’yeçevrilmiş, Ruanda yönetimi tarafından yapılan duyuruda ise, araştırma heyetinin hazırladığı raporun, Fransa’nın soykırım çerçevesindeki sorumluluğuna dair ortak bir anlayış istikametinde önemli bir adım teşkil ettiği vurgulanmıştır. Basitçe ifade etmek gerekirse, uzman raporu, çeyrek asırdır gerginliğini koruyan iki ülke arasındaki ilişkilerin düzelmesi bakımından önemli bir dönemeç oluşturmaya adaydır.

 

1200 sayfa olduğu vurgulanan raporu tabiatıyla henüz okumadım. Ancak rapor sonuçlarını yansıtan açıklamalar ertesinde yapılan yorumlara dayanarak, Fransa’nın soykırıma giden 1990-94 yıllarında takip ettiği yanlış Ruanda politikası şöyle özetlenebilir:

 

Bir tarafta, azınlık Tutsi’lere baskı uygulayan Habyarimana yönetimindeki ırkçı Hutu rejimi var, diğer tarafta ise, zulümden kaçarak komşu Uganda’ya yerleşen, burada askeri ve siyasi bakımdan örgütlenen ve bu açılardan Uganda lideri Museveni’den açık destek alan Tutsi’lerin oluşturduğu “Ruanda Yurtsever Cephesi (FPR) ” var. FPR lideri Paul Kagame’nin, 1990 yılında, Hutu yönetimini devirmek üzere, sınırı geçerek başkent Kigali’ye doğru askeri harekat başlatması üzerine, Fransa’nın sosyalist cumhurbaşkanı François Mitterand’ın, bu gelişmeleri, anglosakson zihniyete yakın Uganda’nın, Fransa’nın bölgedeki hakimiyetine karşı bir taarruzu olarak değerlendirerek rahatsızlık duyduğu, Paul Kagame ve ordusunu, Fransa’nın Afrika’daki menfaatlerine karşı, anglosakson bir tehdit veya bir proje olarak algıladığı anlaşılmaktadır. Uzman heyetin kanaatine göre, Fransa ve Ruanda cumhurbaşkanları arasında, o dönemde mevcut sıkı ilişki ve kuvvetli dostluk, yanlış politikanın diğer önemli unsurlarından biridir. Paul Kagame güçlerinin ülke içlerinde ilerlemesi Ruanda ordusu tarafından durdurulduktan sonra, taraflar arasında 1993 yılında imzalanan Arusha Barış Anlaşması (Tanzanya) ertesinde, Hutu ve Tutsi silahlı güçlerinin birleştirilmesi ve iktidarın paylaştırılması kararı doğrultusunda başlayan çatışmasız dönem içinde, uluslararası toplumun, anlaşmanın uygulanabilmesini teminen taraflar arasında güven tesis edilmesi amacıyla gayret sarf etmesi gerekirken, Hutu yönetiminin, Fransız diplomat, asker veya diğer görevlilerin gözleri önünde, soykırım hazırlıklarına giriştiği, bu vahim gelişmelerden bir şekilde haberdar edilen Fransa cumhurbaşkanı Mitterand ve ekibinin ise, uyarıları abartma şeklinde değerlendirerek vaziyeti görmezlikten geldiği sonucuna varılmaktadır. Hutu yönetiminin başındaki Juvenal Habyarimana’nın uçağının 7 nisan 1994 günü düşürülmesiyle başlayan soykırım sürecinde, Fransa’nın iki tarafın eşit düzeyde mezalim yaptığını savunması, BM talimatı çerçevesinde bölgede görev yapan Fransız askerlerin, vahşete bulaşan Hutu yetkililerini korumayı sürdürmeleri, Paris’in tarafsızlığını yitirmesi, yanlış ve mahzurlu siyaset izlemesi olarak kabul edilmektedir.

 

Özetlemek gerekirse, Fransa’nın, askeri işbirliği yaptığı, siyaseten desteklediği, yolsuzluklara bulaşmış etnik Hutu hakimiyetindeki ırkçı Habyarimana rejiminin giriştiği soykırım vahşetinde, ağır ve reddedilemez sorumluluğu bulunmaktadır. Soykırımın geldiğini görmüş ancak gözlerini kapatmayı tercih etmiştir. Bununla birlikte soykırım faaliyetlerinde suç ortağı olmamıştır.

 

Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron’un, devletin gizli arşivlerini açmak suretiyle, Fransa-Ruanda ilişkilerinin karanlık bir dönemini aydınlığa kavuşturmak üzere ön ayak olduğu bu girişim, siyasi cesaret gerektiren dürüst devlet adamı tavrını yansıtmaktadır. Ruanda soykırımına dair yanlışlarını çeyrek asır reddeden Fransa, bu ülkedeki geçmişiyle yüzleşerek doğru adımı atmıştır. Türkiye’de genellikle aleyhine konuşulsa da, Macron, bu defa, alkışa hak kazanmıştır.

 

Ruanda vesilesiyle takdir ettiğimiz sayın Cumhurbaşkanı Macron’a, haddimizi aşarak, Fransa’nın, yakın ilişkiler içinde bulunduğu diğer ülkelerin söz konusu olduğu durumlarda, tarihi sorunların aşılması amacıyla araştırma heyetleri kurulmasına da olumlu yaklaşması gerektiğini hatırlatalım.

 

1915 Ermeni olaylarının araştırılması için, Türkiye’nin 2005 yılında yaptığı “Ortak Tarih Komisyonu” kurulması ve arşivlerin karşılıklı açılması önerisini, Fransız makamlarının kaale almadıklarını burada vurgulayalım. Fransız siyasetçiler, bu ülkedeki güçlü Ermeni lobisinin etkisiyle, maalesef, 1915 olaylarının Ermeni versiyonunu doğru kabul etmekle kalmamakta, tartışılmasını dahi yasaklamak için ciddi çabalar sarf etmektedir.

 

Mağlup Ermenistan halen bir kaosun içindedir. İşgal ettiği komşusu Azerbaycan’a ait topraklardan silah zoruyla çıkarılmıştır. Savaşı kaybetmenin sebep olduğu derin karmaşa iç siyasi dengeleri iyice sarsmış, ülke artık bir yol ayrımına gelmiştir. Ermenistan’ın, barışa, huzura ve refaha kavuşmasının zamanıdır. Bunun anahtarı, komşularının toprak bütünlüğüne saygı, iyi komşuluk ilişkileri ve bölgesel işbirliğidir. Fransa Ermenistan’ın hakiki dostu ise, diasporanın nefret politikalarına itibar etmeden, Erivan’ı doğru istikamete teşvik eder. Sayın Cumhurbaşkanı Macron’dan, Ruanda soykırımı düğümünü çözerken sergilediği siyasi cesareti ve devlet adamı tavrını, bağımsızlıktan bugüne huzurun ve refahın yanına yaklaşamayan Ermenistan için de sergilemesini samimiyetle temenni ediyoruz.

İlgili Yazılar
Subscribers