Biden yönetiminin Ortadoğu politikası ne vaat ediyor?

PAYLAŞ

ABD Başkanı Joe Biden, Beyaz Saray’daki ilk ayını geride bırakırken, yönetimin Ortadoğu politikası da yavaş yavaş şekilleniyor. ABD’nin uluslararası arenaya geri dönüşünü kanıtlamak istercesine, birbiri ardına aldığı kararlarla Biden  göreve hızlı başladı. Washington’ın Ortadoğu’ya yönelik adımları arasında, Suudi Arabistan’a Yemen Savaşı kapsamında sağladığı silah satışını askıya alması, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı cinayetine ilişkin raporun kamuoyuna sunulması, Birleşmiş Milletler Filistinli Mültecilere Yardım Ajansı’na -Başkan Donald Trump döneminde kesilen– yardımların yeniden başlayacağı ve İran’ın anlaşma şartlarına tam riayet etmesi halinde nükleer anlaşmaya dönmeye hazır olduğu yönündeki açıklamaları sayabiliriz.

 

Başkan Biden’ın ekibinde Obama döneminden tanınan isimleri görevlendirmesi ve İran’la yeni bir nükleer anlaşma hedefini Ortadoğu politikasının kalbine yerleştirmiş olması,  Obama’nın mirasını devam ettireceği izlenimi vermekte. Oysa yakından bakıldığında, Biden’ın şimdiye dek ortaya koymuş olduğu dış politika vizyonunun, Obama dönemiyle bire bir örtüştüğü söylenemez. Karşımızda, ABD’nin bölgeden geri çekilişinin yarattığı güç boşluğunun bilincinde, diğer taraftan öncelikli sorunlara eğilebilmek adına Ortadoğu’da düzen arayışı içinde olan ve bunu yaparken müttefiklerden demokrasi ve insan hakları gibi değerlere asgari uyum bekleyen bir yönetim var. Başkan yardımcılığı yaptığı dönemin iç ve dış konjonktürünün bugünden bir hayli farklı olduğu düşünülürse, Biden yönetiminin uzun vadede bölgeye yönelik hedeflerini daha mütevazı  bir çerçevede tutması gerekebilir. Bu yazı, Biden yönetiminin Ortadoğu politikasının dayandığı temel prensipleri, başlıca hedefleri ve hangi noktalarda önceki yönetimlerden ayrıştığını tartışmayı amaçlıyor.

 

ABD dış politikası ve “transatlantik” metaforu:

 

ABD dış politikasından bahsedilirken çoğu zaman açık denizlerde seyahat eden “transatlantik gemi” benzetmesinden yararlanılır. Amaç, Amerikan dış politikasında rota değişiminin yavaş ve kademeli şekilde meydana geldiğine dikkat çekmektir. Farklı partileri temsil eden yönetimlerin, sorunlara yaklaşımları değişkenlik gösterse dahi, dış politika hedeflerinde devamlılık arz eden öğeler yakalamak mümkündür. Bu açıdan, örneğin, Başkan Obama döneminde başlayan dış politikada Asya-Pasifik’e yönelimin, halefi Trump döneminde, daha çatışmacı bir üslup benimsenmiş olmasına rağmen devam ettiği görülür. Önümüzdeki dönem, ABD-Çin rekabetinin daha da kızışacağı düşünülürse, Biden yönetiminin de bu yönelimi sürdüreceğini öngörmek yanlış olmaz. Bu yaklaşım, ABD’nin Ortadoğu politikasını doğrudan şekillendiriyor.

 

Asya’ya yöneliş, zaman zaman yanıltıcı bir şekilde Ortadoğu’dan çıkış olarak yorumlanmakta. Doğrusu, ABD’nin bölgeye ilgisi devam etmekle birlikte azalıyor. Bunda başta değindiğimiz Çin ile küresel rekabeti yönetmenin öncelik kazanması, Amerikan kamuoyunun deniz aşırı askeri müdahalelere desteğinin azalması ve ABD’nin Ortadoğu enerji kaynaklarına ihtiyacının ortadan kalkması gibi olguların payı var. Öte yandan, bölgenin enerji kaynaklarına erişimin açık tutulması, Körfez trafiği/ticaretinin kesintisiz akışı ve İsrail’in güvenliğinin muhafaza edilmesi noktasında, ABD’nin geleneksel Ortadoğu politikasının hedefleri geçerliliğini ve önemini hala koruyor.

 

“Geriden liderlik etme” ve Asya-Pasifik’e yönelim:

 

Çin’in küresel yükselişinin arka planında, Obama yönetiminin dış politikasını büyük ölçüde şekillendiren, selefi Başkan George W. Bush’un Afganistan ve Irak askeri müdahaleleriydi. Obama dönemine damga vuran, “leading from behind-geriden liderlik etme,” stratejisi, ABD’nin müttefiklerini uluslararası çatışmaların çözümünde daha çok sorumluluk almaya teşvik ediyordu. ABD bundan böyle, Ortadoğu’nun sonu gelmez sorunlarının içine çekilmeyecek, dünyanın dört bir yanında çıkan her yangını söndürmeye çalışmayacaktı.

 

Genel çerçeveden bakıldığında, Başkan Obama, ABD’nin Ortadoğu’da askeri varlığını azaltırken, diplomasiye alan açmayı, böylelikle kaynakları Pasifik’e kaydırmayı amaçlıyordu. Bu bağlamda Ortadoğu’da başlıca iki hedef belirlenmişti: Arap-İsrail sorununun çözümü ve İran ile nükleer anlaşma imzalanması. İlk dosya, Dışişleri Bakanı John Kerry’nin altı ay süren mekik diplomasisi sonuçsuz kalınca rafa kaldırıldı. İkincisi ise, Obama yönetiminin en önemli dış politika kazanımı olarak kayda geçti. Anlaşma, İran’ın nükleer enerji üretiminin uluslararası kurumlarca denetime açılması karşılığında, ekonomik yaptırımların gevşetilmesini öngörüyordu. Böylelikle, İran’ın nükleer silah üretmesinin önüne geçilmiş olacaktı. Uzun vadede, Tahran’ın sisteme ekonomik entegrasyonu neticesinde daha ılımlı bir dış politika çizgisi benimseyeceği varsayılıyordu. Obama’nın beklentisi, son tahlilde, bölgenin iki rakip gücü Suudi Arabistan ile İran arasında bir modus vivendi (bir arada yaşama) durumu oluşacağı yönündeydi.

 

Ancak Obama’nın bu süreçte Suudi Arabistan liderliğindeki Sünni Müslüman devletler ile İsrail’in güvenlik endişelerini yeterince göz önüne almaması ve bölgedeki müttefikleri müzakere sürecinin dışında bırakması, Beyaz Saray’da yönetim değişikliğiyle birlikte Washington’ın 2018’de nükleer anlaşmadan çekilmesine zemin hazırladı. Üstelik, Obama’nın İran ile nükleer müzakereleri sabote etmemesi beklentisiyle, Suudi Arabistan’ın 2015’te Yemen’e müdahalesine ses çıkarmaması, büyük bir insani dramın kapısını aralamış oldu.

 

Amerika geri dönüyor

 

Başkan Biden, Obama’yla kader birliği etmişçesine, ülkenin yönetimini derin bir siyasi ve ekonomik krizin ortasında devraldı. Koronavirüs salgını sebebiyle ülkede 500 binden fazla insanın hayatını kaybettiği, işsizlik oranının bir dönem yüzde 14’lere ulaştığı ABD’de, yeni yönetimin en büyük önceliği kuşkusuz salgını kontrol altına alarak, güvenli bir şekilde ekonomiyi yeniden işler hale getirmek. İç politikada popülist siyaseti besleyen ve demokrasiyi tehdit etme noktasına gelen yapısal sorunlara çözüm arayışı içinde olan Biden yönetiminin, dış politika ajandasında selefi Trump’ın başkanlığı boyunca ülkenin uluslararası imajı ve müttefiklerle ilişkilere verdiği hasarın tamir edilmesi yer alıyor.

 

Uluslararası kamuoyuna ilk kez seslendiği Münih Güvenlik Konferansı’nda Amerika’nın sahaya geri döndüğü mesajını veren ve sözlerini edimlerle destekleyeceğini taahhüt eden Başkan Biden’ın çizdiği profil Obama’nın geriden liderlik etme hedefine kıyasla Washington’a daha aktif bir rol biçmekte. Halihazırda iç politikada Amerikan kamuoyunun askeri müdahalelere gönülsüzlüğü sürerken, Biden’ın “Amerika geri döndü” vurgusu yeni askeri angajmanlara girmekten ziyade, ABD’nin liberal demokratik düzenin dayandığı ilkelerin savunucusu olarak liderlik etme ve (ağırlıkla sert güç dışındaki enstrümanlarla) uluslararası gelişmeleri yönlendirme niyetini ortaya koyuyor. Öte yandan, Irak’ta ABD üssüne yapılan saldırıya karşılık olarak, 26 Şubat’ta Suriye sınırında İran destekli milislere ait olduğu öne sürülen hedeflerin ABD tarafından-orantı gözetilerek- vurulmuş olması, Biden yönetiminin, ülkenin Obama döneminden bu yana aşınan askeri caydırıcılığını geri kazanmaya çalıştığı ve güvenlikten de taviz vermeyeceği şeklinde okunabilir.

 

Biden’ın telefon diplomasisi

 

Başkan Biden’ın İsrail Başbakanı Binyamin Netanyahu’yu göreve geldikten 28 gün, Suudi Arabistan Kralı Selman bin Abdülaziz’i bir ay 2 gün sonra aramış olması-bölgede halen telefon bekleyen müttefikler olduğu düşünülürse- ABD’nin Ortadoğu’ya azalan ilgisinin bir göstergesi olarak yorumlandı. Doğruluk payı olmakla beraber, Başkan Biden’ın telefon diplomasisi aynı zamanda, bölgedeki müttefiklere, ikili ilişkilerin Trump döneminden daha farklı seyredeceği mesajını taşıyor. İran’a yönelik maksimum baskı politikası kapsamında, Körfez ülkeleri ve İsrail’e açık çek veren Trump yönetimine kıyasla, Biden yönetimi, müttefiklerle ilişkilerde çıkarlar-ilkeler arası denge gözetilmesi ve Filistin meselesinde daha hakkaniyetli bir tavır benimsenmesinden yana.

 

İran ile yeni ve kapsamlı bir nükleer anlaşma

 

Tıpkı  Obama gibi, Biden’ın Ortadoğu ajandasında İran ile nükleer anlaşmaya geri dönme hedefi öncelikli bir yer tutuyor.  Trump yönetimi  2018’de çekildiği anlaşmanın yerine bir yenisini koyamadı. Biden yönetiminin Avrupalı ortakları aracılığıyla Tahran’ı müzakere masasına çağırmasının ardında, İran’ın nükleer güç üretimi üzerindeki sınırlamaların kalkmasının yol açacağı bölgesel istikrarsızlıktan duyulan endişe yatıyor.

 

Öte yandan, İran kabul ettiği takdirde, anlaşma kapsamının genişletileceği ve müzakerelerin daha şeffaf ve bölgedeki müttefikleri kapsayacak şekilde yürütüleceğine dair beyanatlar, Biden’ın başkan yardımcılığı yaptığı dönemin hatalarını tekrarlamama gayreti içinde olduğunu düşündürüyor. Nitekim, geçtiğimiz hafta içinde, ABD ile İsrail arasında 2009’da İran konusunu görüşmek üzere kurulmuş olan çalışma grubu yeniden aktive edildi. Ayrıca, İsrail ile ABD’nin ortaklaşa, yeni nesil Arrow 4 füze savunma sistemi geliştirecekleri duyuruldu.

 

Değerler-çıkarlar ikilemi

Biden’ın ilk dış politika icraatlarından biri olarak Yemen dosyasını seçmiş olması da oldukça anlamlı. Yemen’de İran destekli Hutilerin terör örgütü kapsamından çıkartılması, bölgeye gidecek insani yardımlara geçit vermesi sebebiyle, ABD’nin uluslararası imajına olumlu katkı sağlarken, Tahran’a da göz kırpıyor. Diğer yandan, Suudi gazeteci Cemal Kaşıkçı’nın katledilmesine ilişkin Washington’ın yayınladığı rapor arifesinde, insan hakları ihlali kapsamında- suikasti onayladığı öne sürülen veliaht Prens Muhammed bin Salman’ı da kapsayacak şekilde- yeni yaptırımlar tartışılırken, Riyad’ın savunma kapasitesini geliştirmek amacıyla ABD’li Lockheed Martin firmasıyla ortak üretim anlaşması imzalamış olması, Suudi Arabistan-ABD ilişkilerinde çok yönlü dengeler gözetildiğinin göstergesi. Nihayetinde, Suudi Arabistan’ın ABD’den en çok silah satın alan ülke olmasının yanı sıra, petrol fiyatlarının istikrarlı seyri, İran’ın dengelenmesi ve İsrail-Filistin sorununun çözümü (veya statükonun devamı) gibi pek çok konuda Washington’ın Riyad’ın desteğine ihtiyaç var.

 

İsrail-Filistin sorununa gerçekçi bakış

Arap Baharı’ndan bu yana bölgedeki diğer çatışmaların gölgesinde kalan Filistin meselesine yönelik, Biden yönetiminin Obama dönemine kıyasla daha alçakgönüllü hedefler içinde olduğu söylenebilir. Dışişleri Bakanı Anthony Blinken, Senato Dış İlişkiler Komitesi oturumunda, Trump’ın başkanlığı döneminde alınan bazı kararlardan (ABD büyükelçiliğinin Kudüs’e taşınması, İsrail’in Golan Tepeleri’ni ilhakının tanınması gibi) geri adım atılmayacağını ifade etmişti. Öte yandan, Trump dönemi kesilen yardımların yeniden başlatılacağı ve kapatılan Filistin Kurtuluş Örgütü (FKÖ) Washington ofisinin açılacağına dair açıklamalar, Beyaz Saray’ın Filistin yönetimini tekrar muhatap almaya başladığının göstergesi. Ancak saha gerçeklerinin iki devletli çözümü giderek olanaksız kıldığı bir konjonktürde, Başkan Biden, İsrail ile Filistin arasında yeni bir barış girişimi için mesai harcamaya niyetli görünmüyor. Bunun yerine Biden yönetiminin, Gazze’deki yaşam koşullarının iyileştirilmesi ve barışı zora sokan (İsrail’in Batı Şeria’daki yasa dışı yerleşimleri, Filistin Yönetiminin terör suçlularının ailelerine maaş bağlanmasını öngören  şehitlik fonu gibi) tek taraflı uygulanmaların sonlandırılmasına öncelik vermesi bekleniyor.

 

Suriye dosyasında değişiklik yok

Biden yönetiminin Ortadoğu’ya ilişkin Türkiye’yi yakından ilgilendiren Suriye dosyası ise belirsizliğini koruyor. Libya’daki başarısız deneyimin de etkisiyle, Obama yönetimi kırmızı çizgilerinin ihlal edilmesine rağmen Suriye Savaşı’na doğrudan müdahale etmemiş, ortaya çıkan güç boşluğu başta Rusya olmak üzere, bölge devletlerince doldurulmuştu. 2014 yılında, Irak Şam İslam Devleti’nin (IŞİD) Irak ve Suriye’de kısa sürede hakimiyet alanını genişletmesi, Obama’yı bölgede ABD’nin askeri varlığını azaltma planlarını yeniden gözden geçirmeye zorladı. Vekil güçler aracılığıyla sahayı etkileme girişimleri IŞİD’e karşı mücadelede sonuç vermiş olsa dahi, ABD’nin Türkiye’nin yıllardır mücadele ettiği PKK’nın Suriye kolu YPG ile işbirliği, güven bunalımını derinleştirerek iki ülkenin arasını açtı. Başkan Biden’ın Obama döneminde IŞİD ile Mücadele Özel Temsilciliğini yürüten Brett McGurk’ü ulusal güvenlik ekibinde Orta Doğu ve Kuzey Afrika Koordinatörlüğüne getirmesi, diğer tarafta Washington’ın “IŞİD’in bölgede varlığını sürdüğü” söylemini gündemde tutuyor olması, Suriye konusunda Türkiye’nin beklediği şekilde bir rota değişikliğinin henüz ufukta olmadığını düşündürüyor. Kuzey Suriye’deki dengeler, son tahlilde, Ankara-Washington hattındaki görüşmeler kadar Ankara ile Moskova arasındaki iş birliğinin evrileceği yöne bağlı olarak şekillenecek.

 

Ortadoğu, Rusya ve Çin’in gerek askeri gerekse ekonomik etkinlik alanlarını genişletmeye çalışmaları neticesinde, giderek çok kutuplu güç mücadelesinin oyun alanlarından biri haline gelmekte. Geçmiş yıllarda temelleri atılan Doğu Akdeniz Gaz Forumu, Körfez ülkeleri ile İsrail arasında ilişkilerin resmiyet kazanmasıyla birlikte, bölgede batı yanlısı bir güç ekseninin konsolidasyonuna zemin oluşturmakta. Bu arka planda, Biden’ınTrump gibi bir başkanın ardından görevi devralmış olmasının iyi ve kötü yanları var. Liderlik profili ve siyasi deneyimi bakımından Biden Trump’ı rahatlıkla aşabilecek bir figür. Öte yandan Biden’ın,  selefinin kurumlara verdiği hasarı tamir etmesi, özellikle müttefiklerinin ABD’ye olan güvenini yeniden kazanması kolay olmayacak. Bu durum Biden yönetiminin, Ortadoğu’da kurmayı hedeflediği düzenin geleceğini belirsiz kılıyor.

 

* Ankara Politikalar Merkezi Londra Temsilcisi

 

İlgili Yazılar
Subscribers