Suriye Demokratik Güçleri’nin (SDG) başı Mazlum Abdi ve örgütün Dış İlişkiler Bölümü başkanı İlham Ahmed’in 2026 Münih Güvenlik Konferansına katılmaları, dünyanın bu en prestijli toplantılarından birinin odak noktalarından oldu.
SDG temsilcileri Münih’de ABD Dışişleri Bakanı Marco Rubio, ABD Senatörü Lindsey Graham, Fransa Cumhurbaşkanı Emmanuel Macron ve Almanya Dışişleri Bakanı Johann Wadephul gibi önemli isimlerle görüşmeler yaptılar, basına çok sayıda mülakat verdiler, görünürlük sağladılar.
Arka Plan: Suriye’de Ocak ayında yaşanan gelişmeler.
Suriye’de 2011’de başlayan ve on dört yıl süren iç savaş boyunca ABD ve Batı’nın desteğini sağlayan SDG, 2015’den itibaren Deir ez-Zor, Rakka gibi katıksız Arap bölgelerinin de yanı sıra, petrol sahaları, sınır kapıları, barajlar, su yolları ve tarım alanları dahil olmak üzere, Suriye’nin neredeyse üçte birini kontrolü altına aldı.
SDG’nin bu hakimiyeti, Ocak 2026’da Suriye ordusu başarılı bir operasyonla ülkenin siyasi ve askeri haritasını değiştirene kadar sürdü.
SDG kontrol ettiği toprakların %80’ini, faaliyetleri için gelir kaynağı olan petrol yataklarını ve saflarındaki Arap aşiretleri ile binlerce Arap savaşçıyı kaybetti.
Rüzgar, Trump ikinci kez ABD başkanlık koltuğuna oturduktan sonra SDG aleyhine değişmeye başlamıştı.
Son olarak Ocak ayında ABD, SDG VE IKBY temsilcilerinin katılımıyla Erbil’de yapılan görüşmelerde Büyükelçi Tom Barrack’ın Mazlum Abdi’ye, ABD’nin SDG için “tek bir kurşun bile sıkmayacağını” söylemesi bu bağlamda çok şey anlatıyordu.
ABD ve Batı SDG’yi tamamen bir kenara atmadıklarını gösteriyor.
ABD SDG’nin taleplerinde çok ileri gittiğini ve kendi planlarını zora sokmaya başladığını değerlendirerek Suriye ordusunun SDG’ye karşı operasyonuna yol verdi ve örgütün yanında durmadı.
SDG’nin sahada ciddi şekilde sıkıştığını gören Washington’daki devlet bünyesindeki, özellikle güvenlik kurumlarındaki SDG yanlısı çevreler, İsrail yanlısı gruplar ve başta Senatör Lindsey Graham olmak üzere Kongre üyeleri devreye girerek Başkan Yardımcısı Vance’i etkilemeyi ve Trump’a ulaşarak, onları SDG’nin belli bir çerçevede korunması gerektiği hususunda ikna etmeyi başardılar.
Washington’daki bu son dakika müdahaleleri sonucunda, Suriye’de, “30 Ocak Ateşkes antlaşmasıyla SDG 4 Ocak’ta elde ettiği kazanımlardan daha azını, ama 18 Ocak anlaşmasında kabul etmeye mecbur kaldığından daha fazlasını elde edebildi” şeklinde tanımlanan sonuç ortaya çıktı. ABD SDG’ye desteğine son vermedi, yeni bir zeminde şekillendirmeye geçti.
Mazlum Abdi ve SDG heyetinin Münih’teki konferansa katılmaları, SDG’nin bir kenara atılmadığının ve farklı bir şekilde de olsa, ABD’nin ve batının sempatisinin ve desteğinin devam ettiğinin göstergesi ve mesajı olarak algılanmalı.
Fransa Cumhurbaşkanı Macron’un Münih’te televizyon kameraları önünde abartılı hareketlerle Abdi’yle selamlaşması, Abdi ve SDF’yi özgürlük savaşçıları olarak nitelendirmesi, (İŞİD’le savaşta desteklerinden dolayı) onlara borçlu olduklarını söylemesi ve Suriye Kürtlerinin haklarıyla ilgili ifadeleri, ayrıca, Münih Konferansının başlamasından iki gün önce Avrupa Parlamentosunda Suriyeli Kürtlere verilen desteğin vurgulandığı “Kuzey Doğu Suriye’de durum” başlıklı bir kararın kabul edilmesi bu nazardan görülmeli.
Münih’de, ABD Dışişleri Bakanı Rubio’nun Suriye Dışişleri Bakanı Asaad al-Shaibani ve Mazlum Abdi ile yaptığı görüşme oldukça ses getirdi.
Bu görüşmede ne konuşulduğunun ayrıntıları açıklanmadı ama ABD’nin Suriye Özel Temsilcisi Büyükelçi Tom Barrack görüşmenin fotoğrafını X hesabında, “bin kelimeye bedel bir fotoğraf – yeni bir başlangıç” başlığıyla paylaştı.
Mazlum Abdi ve Ilham Ahmed, Münih’e Suriye heyetinin bir parçası olarak gelmediler ama Rubio, ABD senatörleri ve Suudi Dışişleri Bakanı Faisal bin Farhan ile yapılan toplantılara Suriye heyetiyle birlikte katıldılar.
Şam yönetimi bu resmi entegrasyonun ruhuna ve lafzına uygun bir görüntü olarak yorumlayabilir, ama SDG tarafı, “Suriye’yi oluşturan iki eşit ana unsurun” birlikte katılımı olarak görüyor.
Türkiye’nin SDG’nin Münih’deki mevcudiyetine tepkisi ne oldu?
Türkiye’nin “terör örgütü PKK’nın Suriye’deki uzantısı” olarak tanımladığı SDG’’nin liderinin Almanya’nın davetiyle konferansa katılması, terör listelerinde ismi olan ve kırmızı bültenle aranan biri olması nedeniyle Türk basınında eleştirildi. Resmi makamlardan ise herhangi bir açıklama gelmedi.
MİT Başkanı İbrahim Kalın, Cumhurbaşkanı dış politika ve güvenlik başdanışmanı Çağatay Kılıç veya eski Savunma Bakanı Hulusi Akar, “terörist SDG’nin A takımı” Münih’te diye oraya gitmemezlik etmediler.
Sosyal medyada ve çeşitli kaynaklarda, Mazlum Abdi’nin Münih’e gideceğinden Türkiye’nin haberdar edilmiş olduğu, SDG’lilerin Münih’e IKBY Başkanı Neçirvan Barzani’yle, özel uçağıyla gittikleri ve Barzani’nin konu hakkında Türkiye ile daimi temas içinde olduğu ve bilgilendirdiği haberleri çıktı.
Öte yandan, sosyal medyada İbrahim Kalın’ın Münih’te Abdi ile gizlice görüştüğüne dair de haberlere rastlandı. Mevcut konjonktürde böyle bir temasın olmuş olması şaşırtmaz ama bu konudaki atıfları doğrulayacak bir bilgi veya somut veri ortaya konulmadı.
SDG kaybeden mi, kaybetmekle birlikte kazanan mı?
SDG son gelişmelerle ateşkes anlaşmasının kaybedeni olarak gözükse de, tablonun başka bir açısından bakıldığında daha farklı şeyler görülebilir.
Şöyle ki;
-Kürtler artık Suriye’de bir entite ve paydaş olarak tanındılar, resmi belgelerde yer aldılar.
-“Kürt bölgeleri” kavramı da belgelerde yer aldı.
-SDG’li bir Kürt Haseke valisi oldu.
-Kürtlerin çoğunluk olmamasına mukabil, Haseke’nin bir “Kürt bölgesi” olarak kabul edildiği sonucu çıkarılabilir.
-Bu bölgelerde, adı ne olursa olsun, Kürtlere özel bir siyasi-idari yapı oluşturulacağı anlaşılıyor.
-Suriye ordusunun parçası olmakla birlikte, her biri 1.500 civarında kişiden oluşan dört tugay, kendi silahları ve komutanlarıyla, tamamen SDG militanlarından oluşuyor.
-Bu dört tugay da, SDG kontrolünde kalan bölgelerde (Derik, Kamışlı, Haseke ve Kobani/Ayn el-Arab) konuşlandırılacaklar.
-Kürtçe’nin “ulusal dil” olduğu belgelerde yer aldı.
-Eğitim alanında Kürtlere tanınan ayrıcalıklar da, keza, belgelerde teyit edildi.
Etnik homojenite ve birleşik, bitişik bir Kürt bölgesi itibariyle Suriye’deki durum Irak’takinden farklı olsa da, Suriye’de de Kürtler için özel bir düzenleme yapıldığı açık.
Türkiye istediklerini alabildi mi?
Türkiye, Suriye’deki iç savaş boyunca yönetim boşluğunun doğurduğu sonuçların acı tecrübesiyle, Suriye’de hem sınırlarını ve topraklarını koruyabilecek, hem komşu ülkeler açısından güvenlik risklerine izin vermeyecek, ayrıca kendisine yakın ve işbirliğine açık güçlü bir merkezi yönetim olmasını istiyor.
Türkiye, Trump ile Erdoğan arasındaki olumlu iletişimi ve Suriye Cumhurbaşkanı Şara ile yakınlığını kullanarak, Suriye’de aleyhine olacağını düşündüğü anlaşmaların sonuca ulaşmamasında, ayrıca, Ocak ayındaki gelişmelerin istikametinin belirlenmesinde oldukça önemli bir rol oynadı.
Yine de, Türkiye’nin Suriye’de arzu ettiği sonuçları elde edebildiğini ve istediği sistemi tam olarak kurdurabildiğini söylemek güç.
Türkiye SDG’nin Suriye ordusuna entegrasyonunun, kolektif değil bireysel bazda olmasında, ayrıca, örgütün Suriyeli olmayan üyelerinin (Türkiyeli PKK’lıların) ülkeyi terk etmeleri konusunda ısrarcıydı. Ayrıca, Suriye’de Kürtlerin otonom ve ayrı bir idari yapıya sahip olmalarına da karşı duruyordu
1.000 civarında Suriyeli olmayan militanın Suriye’den ayrılarak kuzey Irak’a gittiğini basında izledik ama Türkiye’nin diğer talepleri gerçekleşmedi.
Buna rağmen Türkiye’nin büyük bir tepki göstermediğini, gelişmeleri izlemekle yetindiğini görüyoruz.
Türkiye Suriye’de olup biteni sadece o ülkeden ülkemize yönelebilecek tehditler bağlamında değil, orada yaşanan gelişmelerin Türkiye’deki “barış sürecine” olabilecek etkileri bakımından değerlendiriyor.
Malum, Suriye’de gelişmeler Türkiye’de politikacıların seçim hesaplarının ve dolayısıyla, Türk iç siyasetinin önemli bir unsuru haline geldi.
TBMM Milli Dayanışma, Kardeşlik ve Demokrasi Komisyonunda ortak raporun kabul edilmesi, DEM partinin rezerv açıklamalarına, muhtelif muğlaklıklara ve kaygılara rağmen, genel olarak olumlu bir hava yarattı.
Bu havayı pekiştirmek ve siyasi kazanıma tahvil etmek gayesindeki iktidarın, bu hedefleriyle uyumlu olarak, SDG ve Suriyeli Kürtlerle ilgili gelişmeler konusunda kontrollü bir tutum izlemesi beklenmelidir.
Önümüzdeki dönemdeki sorun alanları neler olacak?
Şam ile SDG arasında imzalanan anlaşmalarda yer alan muhtelif önemli hususlarda iki taraf arasında yorum farklılıkları olduğu görülüyor.
Mazlum Abdi, bu farklılıkların konunun özü ile değil, terminolojiyle ilgili olduğunu söylüyor. Acaba gerçekten öyle mi?
İki taraf arasında varılan mutabakatların yeni Suriye anayasasında yer alıp almayacağı, yer alacaksa nasıl yer alacağı da tartışmalara yol açabilecek bir husus.
Suriye’nin yönetim yapısı hâlâ netameli bir konu. Mazlum Abdi, Ocak ayında imzalanan anlaşmada, Suriye’nin bütünlüğü çerçevesinde, Kürtlerin çoğunlukta olduğu bölgelerde “bölge halkının kendi bölgesini yönetmesinin” öngörüldüğünü açıkladı.
Bilindiği kadarıyla Şam bu görüşte değil, veya uygulamayla ilgili yaklaşımı Abdi’nin dile getirdiğinden farklı.
Mazlum Abdi ve ilham Ahmed, Kürtlerin eğitim ve kültürel haklarına ilişkin 13 numaralı kararnamenin anayasaya dahil edilmesini ve Özerk Yönetimin Suriye devletine entegre edilmesini istiyor. Bakalım Şam buna ne diyecek?
Olayın sınıraşan boyutunda da, Abdi geçenlerde verdiği bir röportajda “Kürdistan’ın dört parçası”ndan —Suriye, Türkiye, Irak ve İran— ve “Kürtlerin birleşmesi ve ortak bir otoriteye sahip olması gerektiğinden” bahsetti.
Bu tanımlamalar ve fikirler, Türkiye ve diğer bölge ülkelerinde, “SDG kafasındakiler toprak bütünlüğünden bahsetseler de geleceğe yönelik tasarıları başkadır” şeklinde düşünenlerin kaygılarına haklılık kazandıracak türden.
Suriye’de Sünni Araplar çoğunlukta ama çeşitli etnik ve dini azınlıklar da (Dürziler, Aleviler, Türkmenler, Süryaniler ve Hıristiyanlar) Suriye halkının önemli bir bölümünü oluşturuyorlar.
Suriye’de Kürtlere muhtelif alanlarda ayrıcalıklar tanınmasının sorunlu bir yanı, bu ayrıcalıkların diğer azınlıklarda nasıl bir etki yaratacağı ve diğer azınlıkların da ayrıcalık talep etmeyecekleriyle ilgilidir.
Şam’la zaten ciddi sorunları olan Dürziler gelişmeleri izliyorlar ve beklemedeler. Türkmenler de Kürtlere bu kadar ayrıcalık tanınmasından dolayı rahatsızlıklarını dile getiriyorlar.
Geçen gün katıldığım Suriye konusundaki uluslararası bir toplantıda, batılı bir ülke kuruluşunun direktörü yeni Suriye’de kapsayıcılığın şart olduğunu anlattı, kapsayıcılık bağlamında sadece Kürtleri ve kadınları zikretti.
Doğrudur, Kürtler Esad rejimi altında çok çektiler ama diğer gruplar da onlardan az çekmedi. Yeni Suriye’de kapsayıcılığın sadece bir azınlık grubuna adreslenmesi diğer azınlıklarda tepki yaratıyor.
Şam yönetiminin önümüzdeki dönemdeki zorlukları.
Şara yönetimi, iç savaşın yıktığı ülkeyi toparlamaya, ekonomiyi işler hale getirmeye ve tahrip olan alt yapıyı inşa etmeye yoğunlaşmak istiyor ama güvenlik ve azınlık meselelerini çözmeden enerjisini ve imkanlarını bu alanlara kanalize edemiyor.
Cumhurbaşkanı Ahmed el-Şara’nın önümüzdeki dönemdeki en önemli sınavı, bu meseleleri çözerken “azınlıkların”, “kendi taraftarlarının” ve Türkiye, İsrail, Suudi Arabistan, BAE gibi “ilgili üçüncü ülkelerin” kaygılarını giderebilmek ve bunların hepsini aynı anda tatmin edebilmek olacaktır.