Güç/maliyet dengesi
Körfez ülkeleri ise şimdiden İran rejiminin biletini kesmiş görünüyor. Taraf olmadıkları bir savaşta bile İran’ın maliyet matrisini büyütme uğruna kendilerine saldırmış olmasını, bu rejimle artık bölgede birlikte olunamayacağının açık gerekçesi olarak görüyorlar. Körfez ülkelerinin, dönüşen küresel ekonomide en büyük çekim öğesi olan huzur ve güven ikliminin İran’ın ipoteğine bağlı kalamayacağını, ileride böyle bir örtük tehdidin ekonomileri için yıkıcı olacağını düşünüyorlar. Kendileri doğrudan savaşa girmeseler de, ülkelerindeki üsleri ABD’ye kullandırmaya başlayabilirler.
Bölgeden petrol ve doğal gaz akışının durmasının etkilerinin Asya ekonomilerinden başlamak üzere dalga dalga küresel enerji arzına yansımaya başladığı ve küresel enflasyon -ve büyüme- oranlarına ilişkin orta-uzun vadeli projeksiyonların olumsuzlaştığı ortamdayız. Bir anlamda, savaşın yürütülme şekli, kapsamı ve tahmini süresi, bugünden getiri ve götürülerinin belirginleşeceği bir “futures trade” işlemine dönüşüyor.
İsrail’in, başkalarınca ödendiği sürece savaşın insani, maddi ve jeopolitik maliyetlerini önemsemediği maksimalist tutumu ile Trump ve ekibinin -kısmen Netanyahu’nun manipülasyonuyla- yapmış olduğu savaş tercihinin örtüşmeyen yönlerinin belirginleştiği bir süreçteyiz. Kavramsal derinliği kaba güç ve rakam karşılaştırması mertebesinde seyreden ABD Başkanı, müzakere zeminini yüzeyde beliren öğelerin bağdaştırılması olarak anlayan bakan ve arabulucuları ve ruhsal durumu ekranda bile kolaylıkla gözlenen Savunma Bakanı için zor bir süreç başlıyor. MAGA tabanının bu dış maceraya hoşgörüsü de azalıyor.
ABD’nin, İran rejimini teslim almak üzere bir kara harekatı yapması -daha doğrusu yapabilmesi- mümkün gözükmüyor. İranlı Kürt ayrılıkçıları hareketlendirmek, 400 kiloluk zenginleştirilmiş uranyumu ya da petrol yükleme noktası Kharg adasını ele geçirmek gibi düşüncelerin ciddiyeti ise alenen seslendirildiklerinde tartışmalı hale geliyor. Trump ve ekibinin sürekli değişkenlik gösteren söylemleri aslında strateji noksanlığına delalet ediyor. Bunun paralelinde, Cumhurbaşkanı dahil, İsraillli yetkililerin neredeyse yalvarırcasına İran halkının ayaklanmasından medet umması dikkat çekiyor. (Savaş devam ederken bunun beklenmesi hayaldir.) ABD’nin savaş hedeflerine, İran’ın askeri, kurumsal ve ekonomik kapasitesinin yeterli ölçüde çökertildiğinin varsayılacağı bir noktada ulaştığını ilan etmesi muhtemel görünüyor.
Ya İran?
Rejim, ayakta kalabilmeyi zafer olarak görecek, bu aşamada saldırılarını genişletmek ve daha etkin kılmak isteyecektir. Cumhurbaşkanı Pezeşkiyan’ın bölge ülkelerinden özür dilemesi gibi “çatlak sesler”e izin verilmeyecektir. (İran’dan Türkiye’ye ikinci kez füze atılması buna bir işarettir.)
Özellikle Ocak katliamından sonra rejimle geniş halk kesimleri arasında görece bir normalleşmenin oluşması bile zor görünüyor.
Bu durumda, halkın eylem iradesi ile rejimin savaşın sonunda kendisini içinde bulacağı durumun birlikte düşünülmesi gerekiyor.
Yukarıdaki başlık altındaki ilk yazımda rejimin bizatihi anayasal süreci işleterek meşruiyet üreteceğini sanabileceğine, oysa artık sorgulananın Kum’un ülke üzerine koyduğu ipotek olduğuna işaret etmiştim. Uzmanlar Meclisi’nin Hamaney’in oğlu Mujteba Hamaney’i Yüksek Liderliğe seçmiş olması bu ayrışmaya daha da keskin bir görüntü ve içerik kazandırmıştır.
Adıgeçenin tercih edilmesinde, babasının yönetimde bıraktığı uzun ve derin izin korunması arzusu ve intikam hislerinin bilenmesi rol oynamış olabilir. Ancak, oğul Hamaney’in, her şeyden önce Devrim Muhafızları ve bu gücün bütün askeri ve ekonomik ağlarıyla iç içe olmasının mevcut savaş koşullarında galebe çalması bu sonucu dayatmış olmalıdır. Ne var ki, bu tercih otokrasilerde sık görülen hanedan pratiğinden başka bir şey değildir. Dahası, 1979’da devrilenin de bir hanedan olduğu hatırlanmaktadır. Krizdeki otokrasilerin dar çevreleriyle içe kapanmaları genel bir kuraldır. Bu, içeride algıları sertleştirirken köreltir, dışarıdakilerle uçurum daha da derinleşir.
(9 Mart 2026)

