JEOPOLİTİK GELİŞMELER, ENERJİ SAVAŞLARI, KRİTİK MİNERALLER

PAYLAŞ

Son dönemde yaşanan jeopolitik gelişmeler baş döndürücü ve sıra dışı. Kanada Başbakanı Mark Carney’nin Davos konuşması dünya kamuoyunda büyük yankı uyandırdı. Carney konuşmasında özetle uluslararası sistemde ciddi bir kırılma yaşandığını, kurallara ve ortak değerlere dayanan sistemin devre dışı bırakıldığını ve uluslararası hukukun açık ihlalinin sözkonusu olduğunu vurguladı.

ABD Başkanı Donald Trump’ın bu kırılmanın baş sorumlusu olduğu çoğunluğun görüşü. Trump ve yakın çevresinin son bir yıl içinde çeşitli vesilelerle yaptıkları, diğer bazı ülkeleri ve özellikle Avrupalı müttefiklerini aşağılayan, küçümseyen açıklamaları, ‘güç haklıdır’, ‘benim kurallarım geçerlidir’ yönündeki beyanları ciddi kaygılara neden oldu. Trump’ın çeşitli ülkelere uygulayıp pazarlık ve tehdit malzemesi yaptığı gümrük tarifeleri uluslararası hukukun dışlanmasının ve kuralsızlığın bariz örnekleri.

Çin’in hızlı ekonomik gelişmesini durduramayan ve kuşatma stratejisinde istediği sonucu alamayan Trump, yaptırımlarla, kuvvet kullanarak ve tehditler savurarak ABD’nin hegemonyasını global düzeyde sürdürme gayretinde.

ABD Başkanı Trump’ın Rusya Başkanı Putin’i kollayan ve Avrupalıları devre dışı bırakan Ukrayna politikası, Ukrayna Cumhurbaşkanı Zelenski’ye dikte ettiği nadir toprak elementleri anlaşması, Venezuela müdahalesi, Kanada, Grönland, Panama ve Kolombiya’ya ilişkin uluslararası kamuoyunu şaşkına çeviren talepleri küresel sistemde hukuksuzluğun ve zorbalığın hâkim olmaya başladığını gösterdi.

ABD’nin Trump liderliğinde son bir yıl içindeki icraatları dünya kamuoyunu yeni bir sistem arayışına yöneltti. Bunun en bariz örneğini büyük hayal kırıklığı yaşayan ve Rusya tehdidi karşısında terkedilmiş duygusuna kapılan Avrupa ülkelerinin arayışları oluşturuyor. Nitekim Almanya Şansölyesi Friedrich Merz, 13-14 Şubat 2026 tarihlerinde düzenlenen Münih Güvenlik Konferansının açış konuşmasında son jeopolitik gelişmelere ilişkin görüşlerini açıklarken, küresel düzen alanında bir dönüm noktasının yaşandığını, süper güçler arasındaki jeopolitik rekabetin hızlandığını ve transatlantik ilişkilerde belirsizliğin devam ettiğini ifade etti. Merz konuşmasında, Trump yönetimine de çiçek atmayı ihmal etmeyerek, ABD ile yakın işbirliğinin devamını arzuladığını ifade etti.

Alman Şansölye bu arada mevcut durum ve belirsizliğe bir çözüm ve çıkış yolu olarak, uluslararası hukuk ve temel haklar ve özgürlüklere saygının hâkim olacağı yeni bir düzen arayışının devam ettiğini, bu çerçevede, Kanada Başbakanı Carney’nin orta büyüklükteki ülkeler tanımına değinmeden, ancak benzer bir öneriyle, Kanada, Brezilya, Hindistan, Türkiye, Güney Afrika ve Körfez ülkeleriyle diyalog ve işbirliğinin önemini vurguladı. Şansölye Merz’in bu ifadelerinin AB adına bir temenniden ibaret olduğu ortada. Homojen olmayan anılan ülkeler grubu ile AB arasında ticaret ve enerji işbirliği dışında, uluslararası hukukun üstünlüğüne dayanan yeni bir sistem kurma konusunda ortak bir anlayışa varmak oldukça güç görünüyor.

Uluslararası düzene ilişkin karanlık tablonun yakın gelecekte değişmesi mümkün görünmüyor. 1945’ten itibaren oluşturduğu ve jandarmalığını yaptığı uluslararası ekonomik ve siyasi düzeni güç kullanarak ve tehditlerle devre dışı bırakmaya kararlı görünen ABD’nin bu tutumunda Trump döneminde belirleyici bir değişiklik beklenmemeli. Çünkü bugünkü ABD yönetimi globalizasyonun ve kurallara dayalı çok taraflı sistemin kendileri için yük oluşturduğunu düşünüyor.

Bölgede ciddi endişeye neden olan son gelişmeyi, ABD Başkanı Trump’ın İran’a yönelik aşırı kuvvet konuşlandırmasının ardından, kadim dostu Netanyahu’yu memnun edecek şekilde, İran’a topyekûn saldırı düzenleme ihtimalinin giderek artması teşkil ediyor. Böyle bir saldırı Orta Doğu’da dengeleri alt üst edebilir. Sınırlı imkanlarla da olsa İran’ın karşılık vermesi durumunda, bölgedeki petrol ve doğalgaz altyapılarının kısmen devre dışı bırakılması, Körfezde Riyad gibi büyük şehirlerin desalinasyon dahil kırılgan ve stratejik yapılarının tahribi, Hürmüz Boğazının tanker trafiğine kapanması, enerji fiyatlarında aşırı yükselme ve enerji arz güvenliğinin küresel düzeyde tehdit edilmesi gibi tehlikeli sonuçların ortaya çıkması beklenir.

Esasen son gelişmeler ülkelerin güvenliği ile enerji güvenliğinin birbirlerinden ayrılamayacağını gösterdi. Doğal gazda tek ülkeye bağımlı olan Almanya’nın Ukrayna savaşıyla karşılaştığı ciddi enerji krizi, daha önce değinildiği üzere, ABD Başkanı Trump’ın baskı ve şantajlarına dayanamayan Ukrayna’nın kıymetli madenlerini ve nadir toprak elementlerini (NTE’ler) ABD’ye teslim etmek zorunda kalması, dünyanın en büyük petrol rezervlerine (300 milyar varil) sahip olan Venezuela’ya  ABD’nin kanunsuz müdahalesi, son olarak  petrolde küresel düzeyde 4.cü, doğalgazda ise 2.cü konumda olan İran’a beklenen ABD saldırısı bunun açık örnekleri. Bu gelişmeler ‘Petrol olan yerde savaş olur’ sözünün haklılığını da ortaya koyuyor.

Bu kapsamda son gelişmelerin önemli bir boyutunu petrol ve doğalgaz, yenilenebilir enerji teknolojilerine erişim ve kritik mineraller ile NTE’lerin kontrolü mücadelesinin oluşturduğu daha açık bir şekilde ortaya çıktı. ABD ile Avrupa Birliği bu mücadelede birçok alanda Çin’in epey gerisinde kaldı. Nitekim, son yıllarda yenilenebilir enerjinin süper gücü olarak tanımlanan, güneş ve rüzgâr teknolojilerine hâkim olan Çin’in dünya kritik mineralleri ve NTE’lerinin %70’ni, bu madenlerin rafinajının ise %90’nını kontrolünde tutuyor olması başta ABD olmak üzere batılı ülkeler için ciddi bir zafiyet ve endişe kaynağı oluşturuyor.

Çin anılan madenleri dış politikada ve ticari ilişkilerde önemli bir araç, hatta silah olarak kullanabileceğini, bazı madenlerin başta ABD olmak üzere batı ülkelerine ihracatını kesme tehdidinde bulunarak açıkça gösterdi. Lityum, kobalt, nikel, germanyum, grafit, palladium ve bakır gibi talebi giderek artan kritik madenler ile NTE’lerinin silah endüstrisinde, F-35 savaş uçaklarının, deniz platformlarının ve Tomahawk gibi seyir füzelerinin yapımında, ek olarak yarı iletkenlerin, veri merkezlerinin, robot, uzun süreli elektrik depolama bataryaları, elektrikli araç ve yenilenebilir enerji üretiminde kritik önemde olduğu belirlendi.

Çin yenilenebilir enerji ve elektrik üretiminde de önemli mesafe kaydetti. Küresel elektrik üretiminin %32’sini sağlayan Çin, toplamın %17’sini üreten ABD’yi geride bıraktı. Bir örnek vermek gerekirse, Çin 2024 yılında mevcut kurulu gücüne 950 GW eklerken, ABD’nin aynı yıl kurulu gücüne katkısı sadece 54 GW civarında gerçekleşti. Bu nedenle Open AI CEO’su ABD yönetimine kısa bir süre önce yolladığı bir mektupta, veri merkezlerinin elektrik ihtiyacını dikkate alarak, kurulu güçteki yıllık artışın asgari 100 GW’ta yükseltilmesini talep etti. Neticede ABD, teknoloji devlerinin kurmayı planladıkları veri merkezleri için gerekli olan elektrik enerjisini karşılamakta epey güçlük çekebilir. Nükleer alanda küçük modüler reaktörlerin (SMRs) devreye sokulması çalışmaları bu nedenle hızlandırılmış durumda.

ABD’nin İran’a yönelik aşırı kuvvet konuşlandırmasına dönecek olursak, muhtemel bir savaşın Çin boyutunu da göz önünde bulundurmak resmin tamamını görmek açısından önemli.

Aslında sözü edilen avantajlarına rağmen Çin’in enerji güvenliği açısından önemli bir zaafı var: Şöyle ki günde 11,3 milyon varil petrol ithal eden Çin bu petrolün çok önemli bir bölümünü, İran dahil, Körfez ülkelerinden sağlıyor. Çin Katar’ın da ciddi bir LNG müşterisi. Her iki kaynak için Körfezdeki enerji alt yapılarına ve dünya petrolünün yaklaşık %20’sinin taşındığı Hürmüz Boğazı’na bağımlı. Körfezde Riyad gibi büyük şehirlerin desalinasyon dahil su sistemleri de devre dışı bırakılabilecek kırılgan ve stratejik yapılar.  Orta Doğu, ABD’nin yeni Ulusal Güvenlik Stratejisi Belgesinde üst sıralarda yer almamakla birlikte, İsrail’in güvenliği, bölgenin enerji alt yapılarının korunması, petrol fiyatlarının istikrarı ve Çin’in kuşatılması ve bölgeden uzak tutulması hedefleri bağlamında önemini korumaya devam edecek.

Sonuç itibarıyla, değindiğimiz uluslararası siyasi ve ekonomik düzende yaşanan kırılma ve olağanüstü jeopolitik gelişmelerin yol açtığı siyasi belirsizlik ve istikrarsızlık dünya gündeminin üst sıralarındaki yerini koruyacak. Bu arada yeni teknolojilerin gereksinimi karşısında önümüzdeki yıllarda enerji ve özellikle elektrik talebinde ciddi bir artış, aynı zamanda kritik minerallere ve nadir toprak elementlerine hücum gündemi meşgul edebilecek. Bu da kaynak milliyetçiliğine ve jeopolitik risklerde artışa yol açabilir. Türkiye’nin, Batılı ülkelerle doğalgaz tedariki, yeşil enerji dönüşümü ile kritik madenlerde rezerv ve rafinaj alanlarında işbirliğine ve entegrasyona gitmesi her iki taraf için de yararlı olacaktır.

İlgili Yazılar