2025 yılının son haftalarında ülkemiz topraklarına art arda 3 dronun düşmesi, Türk kamuoyunun gündemini insansız hava aracı (İHA) tehdidine ve Türkiye’nin mevcut hava savunma imkanlarının bu tehdidi karşılamakta yeterli olup olmadığı tartışmalarına kaydırdı. İHA’lar Türk halkınca o güne kadar hep Türk savunma sanayiinin kendi imkanlarıyla geliştirip ürettiği ve yurt dışına ihraç ettiği, sınırlarımız içerisinde ve sınırlarımız ötesindeki operasyonlarda ve silahlı çatışmalarda hem silahlı kuvvetlerimize hem de dost ve müttefik ülkelere sonuç belirleyici avantajlar sağlayan, dolayısıyla geliştirmek ve sahip olmaktan dolayı gurur duyulan silah sistemleri olarak algılana gelmişti. İHA’ların ya da halk arasındaki yaygın adıyla dronların Türkiye’ye yönelik bir tehdide dönüşmesi ve hava savunma önlemlerinin İHA’lar karşısında etkisiz kalmış olması Türk kamuoyu için yeni ve şaşkınlık yaratan bir olguydu.
Oysaki Ukrayna’ya sınırdaş Polonya, Romanya ve Moldova gibi ülkelerin yanı sıra Baltık cumhuriyetleri ve Hırvatistan gibi daha uzaktaki devletlerin topraklarına son birkaç yıldır hem Rusya hem de Ukrayna tarafından fırlatıldıktan sonra rotasından sapmış çok sayıda İHA düşmüştü. Hatta Türk topraklarına dronların düşmesinden sadece 3 ay önce, 2025 yılının Eylül ayında Polonya hava sahası birkaç saat içerisinde iki düzine Rus İHA’sınca ihlal edilmiş ve bu ihlallerin istem dışı ve yanlışlık eseri gerçekleşmiş olamayacağı, tersine Polonya üzerinden NATO’nun hava savunma önlemleri ve reaksiyon süresinin test edilmesine yönelik olarak düzenlendiği şeklinde açıklamalar yapılmıştı. Hatta bu geniş çaplı ihlallerin, Avrupa ülkelerinin İHA tehdidi karşısında ne denli savunmasız olduğunu gözler önüne sermek için Moskova tarafından bir tür caydırıcılık mesajı olarak kurgulandığı da iddia edilmişti. Cevaben hem NATO hem Avrupa Birliği mercileri, İHA tehditlerine karşı Avrupa’nın doğu sınırları boyunca süratle bir “dron duvarı” oluşturulacağı gibi kamuoylarını yatıştıran, ama gerçek hayatta gerçekleşme imkânı bulunmayan tedbirler ilan etmişler ve bu karar Avrupa kamuoylarında hararetli tartışmalara yol açmıştı.
Rusya-Ukrayna Savaşı en başından itibaren, yani 2022 şubatından bu yana İHA’ların yoğun kullanımına sahne olmaya devam ediyor. Savaşın ilk aylarında İHA’lar, kendilerinden beklenen geleneksel ve öncelikli roller olan istihbarat-gözetleme-keşifte kullanıldı. Ayrıca Ukrayna, Türkiye’den temin ettiği Bayraktar TB2 modeli silahlı İHA’ları (SİHA) kullanarak Rus kara ve deniz hedeflerine karşı etkili saldırılar gerçekleştirdi. Haziran 2022’den itibaren Ukrayna, aynı yılın sonbahar aylarından itibaren ise Rusya birbirlerinin stratejik hedeflerine karşı geleneksel İHA’ların çok daha basit ve ucuz türevleri olan tek yönlü saldırı (OWA – one way attack) İHA’larını sahaya sürdüler. Kamikaze dron ve intihar dronu adları da verilen ve hedeflerine alçak irtifadan, görece düşük süratlerle yaklaştıkları için hava savunma radarları ve silahlarının etki sahası dışında kalan bu sınıftaki İHA’ların, modern hava savunma sistemlerini alt etmedeki etkinliği 2019 yılında Suudi Arabistan’daki Dünya’nın en büyük petrol rafinerisine karşı gerçekleştirilen başarılı bir saldırıyla zaten ispatlanmıştı. Amerikan Patriot, Fransız Crotale ve İsviçre menşeli Skyguard hava savunma sitemlerinin sağladığı ve en yüksekten en alçak irtifaya uzanan katmanlı bir hava/füze savunma şemsiyesinin altında yer alan Abqaiq rafinerisi, Dünya’nın belki de en iyi ve yoğun şekilde korunan kritik altyapı tesisiydi. Buna rağmen, fırlatılan İran tasarımı 18 intihar İHA’sının tamamı rafinerinin hava savunma kalkanını delerek hedeflerini vurmuştu. Bu fiyasko, son 75 yılda savaş uçaklarını ve füzeleri durdurmak üzere geliştirilip konuşlandırılmış çok katmanlı, kompleks hava-füze savunma mimarilerinin, çok daha basit ve düşük maliyetli İHA benzeri tehditler karşısındaki etkili olamadığını açıkça göstererek, 1940 yılındaki Britanya (Hava) Muharebesi’nden bu yana tüm Dünya’da standart hale gelmiş kademeli ve çok katmanlı hava savunma paradigmasını sorgulanır hale getirmiştir.
Hedeflerine doğru alçaktan uçan seyir füzeleri ve onların daha basit ve düşük maliyetli eşdeğerleri olarak görülebilecek İHA’lar karşısında modern hava savunma önlemlerinin temel zafiyeti, alçaktan uçan hedeflerin tespit-teşhis-önlemesinde ortaya çıkan güçlüklerdir. Zira, havadaki cisimlerin tespit ve takibi için radarlarca neşredilen RF dalgaları düz bir çizgi üzerinde yol alır. Buna karşılık yer kürenin düz değil yuvarlak olması sebebiyle, dalgaları neşreden radardan uzaklaştıkça atmosferde yol alan RF dalgaları ile yer küre arasında kör alan oluşmaya başlar. Türkiye gibi dağlık ve engebeli topoğrafyaya sahip ülkelerde, yüzey şekilleri sebebiyle radar dalgalarının ulaşamadığı dolayısıyla belli bir irtifanın altında yol alan cisimlerin tespit ve takip edilemediği bu kör alan daha da genişler. Modern hava savunmasının vazgeçilmez unsurları olan erken ihbar radarları genelde 400 ila 600 kilometre arasında menzile sahip olduğu halde, bu rakamlar sadece belli bir irtifanın üzerine uçan cisimler için geçerlidir. Daha alçak irtifalarda yol alan hava araçları ve füzelerin tespiti içinse dağıtılmış mimari çerçevesinde ülke sathına yayılmış çok daha fazla sayıda radara ve/veya yüksekte uçtuğu için yere yakın hedefleri görebilen havadan erken ihbar ve kontrol (HİK) yani AWACS uçaklarının sürekli havada tutulmasına ihtiyaç vardır. Bu itibarla, kesintisiz ve hava sahasının her noktasına korunma sağlayan hava savunması sadece çok masraflı değil, aynı zamanda ulaşılması son derece güç, hatta imkansız bir olgudur.
Türkiye topraklarına düşen görece küçük boyutlardaki İHA’ların radarlarca tespitinde karşılaşılan bir diğer güçlük ise, bu İHA’ların küçük boyutları ve metal haricindeki kompozit malzemelerden imal edilmiş olmaları sebebiyle, radar dalgalarını daha az yansıtmalarıdır. Dolayısıyla, radarların daha büyük radar kesit alanına sahip insanlı uçaklar için geçerli olan yüzlerce kilometrelik nominal tespit menzilleri, daha küçük ve RF yansıması az cisimler söz konusu olduğunda birkaç misli azalmaktadır.
Rusya ile Ukrayna arasındaki savaşın İHA’lar bağlamında ve hava savunması açısından sebebiyet verdiği bir diğer paradigma kayması da maliyetlerle ilgilidir. Örneğin Rusya’nın Ukrayna’ya doğru gönderdiği tek yönlü saldırı İHA’larının birim fiyatı 20-70 bin ABD doları arasındayken, bu türden bir İHA’yı düşürmekte kullanılan örneğin Patriot füzelerinin birim fiyatı 4-7 milyon dolar arasında değişmektedir. Yabancı kaynaklarda maliyet değişim rasyosu (cost-exchange ratio) adıyla ifade edilen bu açmaz, düşük maliyetli İHA tehdidleri karşısında savunma hava önlemlerinin mali sürdürülebilirliğini ortadan kaldırmıştır.
Ancak ortaya çıkan açmaz sadece maliyetlerle kısıtlı değildir. Ucuz ve basit İHA’ların çok büyük miktarlarda ve süratle üretilebiliyor olması, buna karşılık onları durdurması beklenen önleyici füzelerin çok daha az sayılarda ve çok daha uzun sürelerde tedarik edilebiliyor olması, dengeyi intihar İHA’ları lehine ve mevcut hava savunma sistemleri aleyhine ciddi şekilde bozmuştur. Rusya-Ukrayna Savaşı’nda Rusya her defasında 800’den fazla kamikaze İHA’dan oluşan salvolar fırlatmakta, her ay Ukrayna’ya gönderdiği tek yönlü intihar İHA’sı sayısı 5-7 bin arasında değişmektedir. Bu rakamları Türkiye bağlamına taşıyıp 2017 yılında Rusya’dan büyük tartışmalar ve siyasi-ekonomik fedakarlıklarla satın alınan S-400 örneğine uyarladığımızda ilginç bir tablo ortaya çıkmaktadır. Eğer açık kaynaklara yansıyan S-400 siparişinin toplamda 120-196 arasında önleyici füze içerdiği bilgisi doğru ise, maliyeti milyar dolarlar seviyesindeki S-400’lerin kamikaze İHA tehdidini savuşturmakta kullanılması durumunda, önleyici füzeler çatışmaların daha ilk günü hatta ilk saatlerinde tükenecektir. Pek tabii ki Türk Silahlı Kuvvetleri’nin envanterinde diğer tiplerde ve çoğunluğu Türk savunma sanayii tarafından üretilen başka hava savunma sistemleri, ilaveten her ne kadar alçaktan ve yavaş uçan İHA’ları durdurmaktaki etkinlikleri sınırlı olsa da savaş uçakları mevcuttur. Ama Dünya’nın diğer tüm ordularında olduğu gibi, bunların da stoklanmış füze/mühimmat rakamları on binler değil ancak yüzlerle ölçülmektedir. Bu dengesizliğin pratikteki anlamı, her gün yüzlerce İHA’nın ve onlara eşlik edecek balistik füzelerin, seyir füzelerin ve savaş uçakları gibi diğer hava tehditlerinin saldırılarına maruz kalındığında, bugüne kadar anlaşıldığı ve uygulandığı şekliyle hava savunması yapılmasının sürdürülebilir bir faaliyet olmaktan çıkacağıdır. Nitekim, Batı ülkelerinin tamamının mali ve materyal desteğini arkasına alan Ukrayna bu açmazı birinci elden yaşamaktadır. Bu durum Ukrayna için olduğu kadar, Dünya’nın önde gelen askeri güçleri ABD ve Çin dahil tüm devletler ve orduları için geçerlidir.
Son birkaç yıldaki gelişmeler, son 85 yıldır geçerli olan hava savunma paradigmasında ciddi bir kırılma yaratmıştır. Bugüne kadarki yaklaşım, görece az sayıdaki uzun menzilli radarca uzak mesafeden tespit edilen tüm hava ve füze tehditlerinin, mümkün olduğunca uzak mesafeden uzun menzilli, ama pahalı ve karmaşık hava savunma silahları ve savaş uçaklarınca durdurulması, dolayısıyla ülke sınırları üzerinde bir hava savunma şemsiyesi oluşturulması prensibine dayanmıştır. Oysa bugün gelinen noktada, hava sahasının tamamının gelişmiş sistemlerle kontrol altında tutularak içeri giren her hedefin uzaktan ateşlenecek füzeler ve önleme uçaklarınca düşürülmesi artık mümkün olamayacaktır. Onun yerine, ülkenin muhtelif yerlerindeki kritik önemi haiz stratejik hedeflerin nokta savunması önlemleriyle korunması 85 yıl aradan sonra ve silahlı kuvvetlerce hiç arzu edilmediği halde tekrar zorunlu haline gelmiştir. Hava savunmasını bir bakıma İkinci Dünya Savaşı öncesi yıllara geri götüren bu dönüşüm, pahalı ve karmaşık hava savunma amaçlı füze sistemlerini tamamlayacak şekilde daha kısa menzilli ama mühimmat sınırlaması bulunmayan namlulu uçaksavar silahlarına, yeni nesil ucuz hava savunma füzelerine, lazer vb. yönlendirilmiş enerji silahlarına, ucuz İHA-savar İHA’lara olan ilgiyi büyük süratle artırmaktadır.
2025 yılında Ukrayna’nın “Örümcek Ağı” operasyonu çerçevesinde Rusya’nın derinliklerindeki stratejik bombardıman uçağı üslerini, İsrail’in ise “Uyanan Arslan” operasyonu kapsamında İran’ın hava savunma sistemlerini bu ülkelerin içerisinden havalandırdıkları her biri birkaç yüz dolarlık hobi dronları ile vurmuş olmaları, eski usul hava savunma mimarilerinin karşı karşıya kaldığı İHA açmazının farklı bir boyutunu daha ortaya koymaktadır. Bugüne kadar ülke sınırları dışından gelecek tehditleri durdurmak üzere yapılandırılmış hava savunma şemsiyeleri ve kalkanları, tehditlerin korunduğuna inanılan ülke topraklarının içerisinden dolayısıyla savunulan hattın gerisinden havalanması durumunda tamamıyla çaresiz kalmaktadır. ABD ve Avrupa ülkeleri, internetten veya elektronik mağazalarından şahıslarca satın alınıp kolayca uçurulabilen ticari ve hobi dronlarının hava trafiği, askeri üsler ve kritik altyapı tesisleri için tarattığı tehlikeler karşısında son iki yıldır ve pek de başarılı olmayan şekilde çözüm yolları aramaktadır.
Tüm bu gelişmelerle tezat teşkil edecek şekilde; İsrail’in “Demir Kubbe”, AB’nin “Dron Duvarı”, ABD’nin “Altın Kubbe” veya Türkiye’nin “Çelik Kubbe” örneklerinde görüldüğü üzere, süratle dönüşen hava, füze ve İHA tehditleri karşısında siyasi iktidarlar ve askeri otoritelerce gerekli tüm önlemlerin alındığı ve ülke toprakları üzerinde delinmesi mümkün olmayan savunma kalkanları oluşturulacağı mesajı, kaygı ve tepkileri yatıştırmak için kamuoylarıyla paylaşılmaktadır. Halbuki, delinemeyecek nitelikte hava savunma kalkanları veya kubbeleri, teknolojik gelişmeler karşısında artık geçerliliği sorgulanır hale gelmiş geleneksel hava savunma paradigmasının ürünleridir; bu tür kubbelerin değişen, dönüşen ve beklenmeyen yeni tehditlerce delinmesi olasılık değil kesinliktir. Dolayısıyla, tehdit yelpazesinin an altında yer alan tespiti zor İHA’lar, paramotorlar veya ultra hafif uçaklar gibi tehditler ile yelpazenin en tepesindeki vurulması zor hipersonik silahlar veya manevra yapabilen balistik füzeler gibi tehditlerin %100 kesinlikle durdurulmasının mümkün olmadığı ve olamayacağı gerçeği hakkında kamuoylarının önceden ve yeterince bilgilendirilmesi önemlidir. Aksi taktirde, 2025’in aralık ayında birinci elden deneyimlendiği üzere, ülke güvenliğinden sorumlu makamlara ve kurulumlara yönelik tepkiler ile birlikte kamuoyu ajitasyonu kaçınılmaz hale gelecektir.

