TÜRKİYE SAVAŞA HAZIR OLMALI

PAYLAŞ

Türkiye Her Türlü Savaşa Hazır Hale Getirilmeli: Açıklar Kapatılmalı, Caydırıcılık Artırılmalı, İttifaklar Çıkarlar Temelinde Gözden Geçirilmelidir.

Bizim gibi etrafı savaşlar ve kronik sorunlarla çevrili ülkelerde güvenlik, siyasetin en ön safhasında yer alması gereken bir meseledir. Bu bir tercih değil, coğrafyanın dayattığı bir zorunluluktur.

Son yıllara bakıldığında Türkiye’nin çevresinde adeta iç içe geçmiş kriz halkaları oluştuğu görülmektedir. Kuzeyinde Ukrayna’da süren savaş, Karadeniz’i kalıcı bir gerilim alanına dönüştürmüştür.

Azerbaycan-Ermenistan hattındaki Karabağ çatışması bölgesel dengeleri sarstı. Libya’daki iç savaş, Doğu Akdeniz’deki egemenlik anlaşmazlıkları ve enerji kaynaklarına yönelik rekabet gerilimi körüklemeye devam etmektedir. Suriye’de gerçekleşen rejim değişikliği belirsizlik ortamını derinleştirirken, Irak’taki siyasi istikrarsızlık ve İran’daki savaş PKK, YPG ve PJAK gibi terör örgütlerine hareket alanı tanımaktadır.

Son olarak bölgeyi tümüyle altüst eden gelişme yaşandı: Trump yönetiminin İsrail’in yönlendirmeleriyle İran’a yönelik askeri operasyonları desteklemesi, Orta Doğu’yu tam anlamıyla bir kaos ortamına sürükledi. Lübnan’a yönelik saldırılar sürmekte, bölgede “hard politics” yani güç eksenli güvenlik politikalarının belirleyici olduğu yeni bir dönem fiilen başlamış bulunmaktadır.

Bu tablo karşısında Türkiye’nin yapması gereken son derece açıktır: Hazır olmak.

Coğrafyamızda Eşik Aşıldı

Bölgemizde yaşananlar sıradan bir istikrarsızlık dalgası değildir. İsrail’in son yıllarda attığı adımlar, salt toprak genişletme ya da tarihsel argümanlara dayalı hak iddialarının çok ötesine geçmiştir.

Söz konusu olan, İsrail’in başka ülkelerin topraklarında tek taraflı olarak hak görme anlayışının yanı sıra çevresindeki güçlü devletleri ABD desteğiyle sistematik biçimde zayıflatma, hatta yıkma stratejisidir. Bu strateji doğrultusunda bölge devletleri birer birer güçsüzleştirilmekte, yönetilemez toplumlara dönüştürülmektedir.

Bu eşik artık aşılmıştır. Coğrafyamızda hiçbir şey eskisi gibi devam etmeyecektir. Yunanistan ve Güney Kıbrıs Rum Yönetimi’nin İsrail’in bu saldırgan politikalarından kendileri için bir fırsat devşirebileceklerini sanmaları ise derin bir stratejik yanılgıdır. Bu hesabın bedeli, öngördüklerinden çok daha ağır olabilir.

Savunma Sanayii Atılımı Hız Kesmeden Sürmeli

Türkiye, son yıllarda savunma sanayiinde kaydettiği ilerlemeyle dikkat çekici bir dönüşüm geçirmiştir. İnsansız hava araçlarından yerli füze sistemlerine, savaş gemilerinden zırhlı araçlara kadar uzanan bu atılım, stratejik özerklik yolunda kritik bir adımdır. Ancak bu ivme yeterli değildir; programlar hız kesmeden, bütçe baskısına rağmen sürdürülmelidir. Dışa bağımlılığın azaltılması yalnızca ekonomik bir tercih değil, ulusal güvenliğin doğrudan bir gereğidir.

Hibrit Savaşlara Karşı Önlem Alınmalı

Lübnan ve İran örnekleri, güçlü yabancı istihbarat örgütlerinin bir ülkeyi içeriden nasıl çökertebileceğini çarpıcı biçimde ortaya koymuştur. Klasik savaş anlayışı artık tek başına yeterli değildir.

Siber saldırılar, dezenformasyon kampanyaları, iç ayrışmayı körükleyen operasyonlar ve kritik altyapıya yönelik sabotajlar, modern çatışmanın ayrılmaz unsurları haline gelmiştir. Türkiye, bu hibrit tehditlere karşı kurumsal ve toplumsal düzeyde hızlı ve kapsamlı önlemler almak zorundadır. İstihbarat kapasitesinin güçlendirilmesi, siber savunmanın derinleştirilmesi ve toplumsal dayanıklılığın artırılması bu sürecin temel bileşenleri olmalıdır.

Askeri Hazırlık ve Caydırıcılık

Doğu Akdeniz’de İsrail ile olası gerilimler, Suriye coğrafyasındaki dinamikler, Yunanistan ile Kıbrıs meselesi ve NATO’nun geleceğine dair belirsizlikler bir arada değerlendirildiğinde, Türkiye’nin askeri kapasitesini hem nitelik hem nicelik açısından güçlendirmesi kaçınılmaz bir zorunluluk olarak öne çıkmaktadır.

Mecburi askerlik sisteminin etkinliğinin artırılması, bu çerçevede paralı askerlik yerine vatan savunması icin bir askerlik sisteminin yerleştirilmesi, kadın-erkek ayrımı gözetmeksizin toplumun savunmaya katkısının genişletilmesi, siyahlı kuvvetlerin imkan ve kabiliyetlerinin arttırılması ve caydırıcılık unsurlarının hızla güçlendirilmesi gündemin en acil maddeleri arasında yer almalıdır.

Bu sürecin toplumsal meşruiyet zeminini güçlendirmek için kapsamlı bir iletişim stratejisi de şarttır. Vatandaşın bu hazırlık sürecini anlayarak sahiplenmesi, savunma kapasitesinin gerçek anlamda güçlenmesinin ön koşuludur. Caydırıcılık savaşı davet etmez; aksine onu önlemenin en güvenilir yoludur.

Nükleer Caydırıcılık: Artık Düşünme Zamanı

Bölgesel tehdit ortamının bu denli derinleştiği, İsrail’in nükleer kapasitesini bölgede fiili bir üstünlük aracı olarak kullandığı ve ABD’nin bu politikalara açık destek verdiği bir konjonktürde, Türkiye’nin nükleer caydırıcılık meselesini artık masa üzerine yatırması gerekmektedir.

Bu konu, yalnızca teknik bir savunma tartışması değil; varoluşsal bir stratejik tercih meselesidir.

Türkiye’nin geleneksel caydırıcılık araçlarının ötesine geçerek nükleer caydırıcılık kapasitesi konusunda somut adımlar atıp atmayacağını ciddi biçimde değerlendirme zamanı gelmiştir; hatta bazı göstergeler bu zamanın çoktan geçmekte olduğuna işaret etmektedir. Bu tartışmayı ertelemek, lüks değil, tehlikeli bir ihmal olur.

İttifaklar Çıkar Temelinde Yeniden Değerlendirilmeli

Türkiye bugün hem bölgesel hem küresel ittifak yapılarının sorgulandığı bir dönemde stratejik kararlar vermek durumundadır. NATO’nun iç bütünlüğüne ilişkin soru işaretleri, ABD’nin politikalarındaki öngörülemezlik ve bölgesel güç dengelerindeki hızlı dönüşüm, Türkiye’nin mevcut ortaklıklarını soğukkanlı bir çıkar analiziyle yeniden gözden geçirmesini zorunlu kılmaktadır.

İdeolojik yakınlık ya da tarihsel alışkanlıklar değil, somut stratejik çıkarlar bu değerlendirmenin pusulası olmalıdır. Hem bölgesel hem küresel ölçekte yeni ortaklık arayışları kararlılıkla sürdürülmelidir.

Ekonomik güçlükler, enflasyon baskısı ve iç siyasi sorunlar ne kadar ağır olursa olsun, dış güvenlik öncelikleri görmezden gelinemez ve ertelenemez. Tarih, güvenliğini ihmal eden toplumların bu ihmalin bedelini çok ağır ödediğini defalarca ve acımasızca göstermiştir. Bölgemizde eşikler aşılmış, eski dengeler kökten sarsılmış, yeni bir dönemin kapıları zorla aralanmıştır.

Türkiye bu yeni dönemde ne yapacağına karar vermek zorundadır. Savunma sanayii atılımını sürdürmek, hibrit tehditlere karşı toplumsal ve kurumsal zırhını güçlendirmek, askeri hazırlığını ve caydırıcılığını en üst düzeye çıkarmak, nükleer caydırıcılık meselesini artık açıkça gündemine almak ve ittifaklarını körü körüne değil çıkarlar temelinde yönetmek; bunların her biri ayrı ayrı önemli adımlardır. Ancak asıl güç, bu adımların bir bütün olarak, kararlı ve tutarlı biçimde atılmasından doğacaktır.

Türkiye büyük bir devlettir. Köklü bir devlet geleneğine, güçlü bir orduya, dinamik bir topluma ve stratejik bir coğrafyaya sahiptir. Tüm bu birikimi harekete geçirecek olan şey ise siyasi irade ve toplumsal uyanıştır. Bölgemiz ateş çemberine girmiştir. Bu çemberin içinde zayıf kalmak bir seçenek değildir. Türkiye ya kendi güvenliğini inşa eder ya da başkalarının belirlediği koşullarda var olmaya çalışır. Tercih hem açık hem de acildir.

İlgili Yazılar
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir