Ortadoğu’da Milliyetçilik Dalgası ve Türkiye’nin Stratejik Denge Arayışı

PAYLAŞ

Ortadoğu, Suriye’de sürmekte olan iç savaşla birlikte yalnızca devlet yapılarını değil, kimlik siyasetinin bölgeyi nasıl yeniden şekillendirdiğini de açık biçimde ortaya koymuştur. Bugün gelinen noktada milliyetçilik üzerinden ilerleyen yeni bir siyasal akımın, yalnızca Arap dünyasını değil, İran’dan Doğu Akdeniz’e kadar uzanan geniş bir coğrafyayı etkilediği görülmektedir. Bu sürecin kendiliğinden geliştiğini söylemek güçtür; aksine ABD başta olmak üzere küresel ve bölgesel aktörlerin bu dalgayı bilinçli biçimde yönlendirdiği, hatta körüklediği söylenebilir.

Bu çerçevede genellikle gözden kaçan ancak stratejik açıdan son derece kritik bir unsur da Fars milliyetçiliğidir. Son dönemde Pehlevi hanedanının mirasçısı Reza Pehlevi’nin uluslararası görünürlüğünün artması, ABD ana akım medyasında düzenli biçimde yer bulması ve İran diasporası içinde ciddi bir karşılık üretmesi tesadüf değildir. Pehlevi’nin son konuşmasının yaklaşık 90 milyon kişi tarafından izlenmiş olması, İran içi ve dışı kamuoyunda bu seçeneğin artık “tarihin tozlu raflarında” olmadığına işaret etmektedir. İsrail’in açık, ABD’nin ise giderek örtük biçimde destek verdiği bu çizgi, İran’da Fars milliyetçiliği merkezli, Batı ile uyumlu bir “ikinci Pehlevi” ya da benzeri bir yönetim modelinin yeniden masaya sürülebileceğini göstermektedir.

ABD–İsrail perspektifinden bakıldığında, Şii devrimci ideoloji yerine seküler, Fars milliyetçisi ve Batı’ya entegre bir İran yönetimi son derece caziptir. Bu modele, İran nüfusunun yaklaşık yüzde 25’ini oluşturan Azeri Türklerin —yönetimde temsil ve sistem içinde yer alma koşuluyla— entegre edilmesi sağlanabilirse, İran’ın bölünmesi yerine “kontrollü bir dönüşüm” hedeflenebilir. Bu durumda ABD ve İsrail açısından, Azerbaycan’dan başlayarak İran üzerinden Irak ve Suriye’deki Kürt bölgelerine uzanan, kendileriyle uyumlu bir siyasal kuşak ortaya çıkacaktır. Böyle bir yapı, Arap milliyetçiliğini olduğu kadar Türk milliyetçiliğini de dengeleyici bir işlev görecektir.

Suudi Arabistan’ın son dönemde üçlü ve çok taraflı ittifak arayışlarına yönelmesi de bu bağlamdan bağımsız değildir. Birleşik Arap Emirlikleri’nin neredeyse tamamen İngiliz–ABD–İsrail ekseninde konumlanması, Riyad’ı daha esnek ve çok yönlü arayışlara itmektedir. Bölgedeki yeni denge arayışları, klasik mezhep veya blok siyasetinden ziyade, kimlikler ve çıkarlar üzerinden şekillenmektedir.

Bu çok katmanlı tabloda Türkiye’nin son derece dikkatli hareket etmesi zorunludur. Kuzey Irak’taki kırılgan yapı, Fırat’ın doğusunda PKK/YPG kontrolündeki alanlar ve İran’daki Kürt ayrılıkçı hareketlerin artan beklenti ve iştahı, Ankara açısından ciddi riskler barındırmaktadır. Bu nedenle Türkiye’nin temel ilkesi net olmalıdır: İran’ın, Irak’ın ve Suriye’nin toprak bütünlüğünün savunulması. Bu ilke, yalnızca normatif bir söylem değil, Türkiye’nin kendi ulusal güvenliği açısından da stratejik bir zorunluluktur.

Ancak bu duruş, salt dış politikada ilan edilen bir prensiple sınırlı kalamaz. Türkiye, eş zamanlı olarak kendi içinde Türk–Kürt ilişkilerini kalıcı ve olumlu bir zemine oturtmak zorundadır. İç barışını sağlamlaştıramayan bir Türkiye’nin, bölgesel istikrar savunuculuğu iddiası zayıf kalacaktır. Aynı şekilde Ankara’nın, Irak, Suriye ve İran’daki tüm halklarla —Türkler, Kürtler, Araplar ve Farslar başta olmak üzere— ileriye dönük, kapsayıcı ve sürdürülebilir ilişkiler kurması hayati önemdedir.

Bölgesel düzeyde ise Türkiye’nin dengeleyici kapasitesini artıracak yeni iş birliği mimarilerine ihtiyaç vardır. Suudi Arabistan–Pakistan–Türkiye üçgeni gibi yapılar, gerekirse Mısır’ın da dahil edileceği daha geniş bölgesel iş birlikleriyle desteklenmelidir. Bu tür platformlar, ABD–İsrail ekseninin bölgedeki hamlelerini doğrudan karşıtlıkla değil, denge ve alternatif üretme yoluyla sınırlayabilir.

Bu süreçte Türkiye’nin ABD ve Rusya ile ilişkilerinde de temel yaklaşımı çatışma değil, diyalog ve diplomasi olmalıdır. Ankara, her iki aktöre de açık bir mesaj vermelidir: “Bu coğrafyada istikrar, başka aktörler üzerinden değil; Türkiye ile birlikte sağlanabilir.” Türkiye’nin jeopolitik konumu, askeri kapasitesi, diplomatik ağları ve bölgesel meşruiyeti, onu vazgeçilmez bir denge unsuru haline getirmektedir.

Her halükârda, çok bilinmeyenli bu denklemde Türkiye ne gücünü abartmalı ne de hafife almalıdır. Stratejik akıl, ölçülü güç kullanımı ve uzun vadeli perspektif hayati önemdedir. Savunma sanayiinde atılan kararlı adımların daha da hızlandırılması bu nedenle elzemdir. Zira öngörülebilir gelecekte, Türkiye’nin içinde bulunduğu coğrafyada “hard politics” belirleyici olmaya devam edecektir. Bu gerçeklikten kaçmak değil, onu doğru okuyup yönetmek, Türkiye’nin önündeki en büyük sınavdır.

İlgili Yazılar
Bir yanıt yazın

E-posta adresiniz yayınlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir