İzmir’in Karabağlar semtindeki Fahrettin Altay Mahallesini belki duymuşsunuzdur; Üçkuyular’daki metro istasyonunun adı da Fahrettin Altay durağıdır. Milli Mücadelede Mustafa Kemal’in safında yer alan, 9 Eylül 1922’de İzmir’e ilk giren Süvari Alayının Komutanı Fahrettin Altay’ın (1880-1974) anıları, İş Bankası Kültür Yayınları tarafından geçtiğimiz Ocak ayında yeniden basıldı. İlk baskısı 1970 yılında yapılan (İnsel Yayınları) kitap,aynı zamanda yakın tarihimize ışık tutan bir belge niteliğinde.
Açık sözlü, sade, akıcı ve içten bir üslupla kaleme alınmış kitapta, Fahrettin Altay’ın katıldığı Osmanlı’nın son dönemindeki savaşları, Atatürk’le birlikte çarpıştığı Çanakkale Cephesinde yaşananları, mütarekeyle başlayan çöküşü, Atatürk’ün ulusal bağımsızlık ateşini yakışını, Atatürk’le kader birliği yapmasını, Anadolu’da çıkan gerici isyanlar karşısındaki kararlı tutumunu, İnönü ve Sakarya savaşlarını ve nihayet Büyük Taarruzu, savaşın heyecanını yakından duyarak izliyoruz.
Fahrettin Altay, Nisan 1920’de Ankara’da Atatürk’le yaptığı görüşmede, ona İngilizlerin yeni bir kuvvet göndererek her taraftan sıkıştırmaları halinde hareket tarzlarının nasıl olacağını sorar. Atatürk’ün yanıtı şöyledir: “Karşı koymakta son kalanlarımız bir tepede hayatlarına son verirler. Gelecekte, ‘Burada yatanlar vatanlarını kurtarmaya çalışanlardır’ diye yazılı bir taşa sahip olabilirlerse mükâfatlarını bulmuş olurlar.” Fahrettin Altay bu görüşmeden sonra kayıtsız şartsız Atatürk’ün emrine girdiğini yazıyor.
Başkomutanlık Meydan Muharebesinin kazanılmasından sonra düşmanı önüne katarak kovalayan, Süvari Kolordusunun başında İzmir’e zaferle giren General Fahrettin Paşa, şehirde düzenin sağlanmasından sonra, savaş sırasında gözünde tüten, Karşıyaka’da küçük bir evde oturan ihtiyar annesiyle teyzesini görmeye gider. Eve yaklaştığı sırada, askerlerden oğlu hakkında bir bilgi alabilir miyim diye sokağa çıkan, çarşaflı ve uzun boyu ile eğile eğile gelmekte olan annesini tanır. Annesi “Vah Fahri’m” diye düşüp kalır. Annesini askerlerle kucaklayıp eve götürürler. Yoksulluk içinde yaşayan anne ve teyze ona bir tepsi içinde bir dilim ekmekle biraz tuz ve karabiber ikram ederler.
İzmir’e birlikleriyle daha sonra giren paşalardan Birinci Ordunun komutanı Nurettin Paşa, “İzmir’in Fatihi” sıfatıyla İslam aleminin Avrupa sömürücülerine karşı olduğunu göstermek amacıyla iki minareli bir cami yaptırmak istediğini ilan eder. Fahrettin Paşa bunu tepkiyle karşılar ve şu mealde mukabelede bulunur: “İzmir fethedilmiş değil, kurtarılmıştır. Fatihlik sıfatını Gazi Hazretleri de almamıştır. Bir abide yapılacaksa, bunun yerini ve şeklini zaferimizin sahibi milletimizin vekilleri Büyük Millet Meclisinin tayin etmesi uygun olur.” Halk bu sözleri alkışlayarak kabul eder.
Kitapta Fahrettin Altay’ın kurtuluştan sonra 1925 yılında Atatürk’ün sofrasında misafir olarak Çankaya’da geçirdiği on bir gün boyunca defterine kaydettiği, Cumhuriyet tarihi araştırmacılarının mutlaka ilgisini çekecek hayli ilginç notlar da yer alıyor.
Atatürk’e yönelik İzmir suikasti girişimi ve Menemen olayının ayrıntılarına da kitapta yer veriliyor. Bunların yanısıra Paşa’ya verilen diplomatik görevler de ilginç yönleriyle anlatılıyor. Mihmandar olarak eşiyle birlikte Mayıs 1928’de Afganistan Kralı Emanullah Han’a ve Kraliçeye refakat ediyor. Görevi almak için gittiği Ankara’da İnönü, Afgan Kralının hali müsait görülürse onu Afganistan’a genelkurmay başkanı ve başkomutan olarak görevlendirmeyi düşündüklerini söyleyerek fikrini soruyor. Altay, sağlık durumunun buna müsait olmadığını belirterek öneriyi kabul etmiyor. 1934 yılı Haziran ayında İran Şahı Rıza Pehlevi’ye, Eylül 1936’da İngiltere Kralı VIII. Edward’a da mihmandarlık yapıyor. 1934 yılında İran ile Afganistan arasındaki bir sınır ihtilafını hakem olarak çözmekle görevlendiriliyor. Dört ay sonra başarıyla tamamlanan bu görevin aynı zamanda bölge liderlerinin Mustafa Kemal’de gördükleri kudrete, yeni ve genç Türk Cumhuriyetine duydukları güveni de gösterdiğini kaydediyor Fahrettin Paşa.
Kitapta yer alan dikkat çekici bir bölüm ise Fahrettin Paşa’ya Atatürk tarafından Altay soyadının verilmesi ve Moskova’da bir ziyaret sırasında Sovyetler Birliği Harbiye Komiseri Mareşal Voroşilov’un buna gösterdiği ilginç tepki.
On Yıl Savaş ve Sonrası, Fahrettin Altay’ın Atatürk’le yaptığı birçok görüşmede, onun sorularına verdiği yanıtlarda gösterdiği serinkanlı, sağduyulu yaklaşımı da gözler önüne seriyor. Kitap aynı zamanda, yüreğinde vatan sevgisi taşıyan insanların ölüm-kalım anında verdikleri cesur kararlar bakımından da ders verici bir örnek.
Yakın tarihimize ilgi duyanlara hararetle öneririm.

Devletin toplanma ve gösteri özgürlüğünü koruma yükümlülüğünün normatif temelini yeniden ayrıntılı olarak izah etmeye gerek yok. Özellikle son dönemde, T24 dahil, medya kuruluşlarında çok sayıda değerli yazarımız tarafından kamuoyuna geniş bilgi sağlandı. Bazı önemli belgeleri başlıklar olarak hatırlayalım: İnsan Hakları Evrensel Bildirisi (madde 20); Medeni ve Siyasi Hakları İlişkin Uluslararası Sözleşme (madde 21); Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi (madde 11); Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi kararları; Anayasamız (madde 34); Anayasa Mahkemesi kararları … Bu listeyi uzatmak mümkün.
Demokratik gösterinin engellenmesi, insan onuruna saygının, hukukun ve demokratik güvenliğin ihlalidir.
Demokratik gösteriye orantısız ve aşırı güç kullanılarak müdahale de, ayrıca uluslararası ve ulusal hukukumuzda yerleşik işkence ve kötü muamele yasağının ihlalidir. Avrupa İnsan Hakları Mahkemesi’nin, Avrupa İnsan Hakları Sözleşmesi’nin gösteri özgürlüğüne ilişkin 11. maddesi ile işkence ve kötü muamele yasağına ilişki 3. maddesi kapsamında yapılan başvurulara ilişkin çok sayıda kararı var. Anayasa Mahkemesi’nin de bu konuda kararları var. İlgi duyulursa, gösteriye müdahaleyi ayrıntılı olarak değerlendiren son örneklerden biri olan 15.12 2020 tarihli kararının incelenmesi yararlı olabilir.
