“SAKIP SABANCI’NIN VEFATININ 17. YILI VESİLESİYLE KENDİSİYLE İLGİLİ BİR ANIM”

PAYLAŞ

1990’larda Mısır, Türkiye’nin 1980’lerde başlattığı liberalizm politikalarının kendisi için de uygulanabilir olduğunu düşünmeye başlamış ve ekonomide dış yatırımları cezbedecek politikalar uygulamaya girişmişti. Kurduğu serbest bölgelere uygun koşullar sağlayarak yabancı yatırım çekmeye çalışıyordu. Bize de yatırım teşvikleri konusunda uzmanlık edecek yetkililer yanında bizzat yatırımı yapacak Türk işadamlarını bulmamız çağrısında bulunuyordu. Bu çerçevede Büyükelçilik olarak yaptığımız çağrılardan sonra, ülkemizden Sabancı Holding’in, Kahire’de yeni kurulan serbest bölgede yatırım yapmak konusuyla ilgilendiği yönünde haberler almaya başladık.

 

Büyükelçim bir sabah beni çağırarak, Kahire Serbest Bölgesinde Kord bezi üretecek bir  fabrika kurma konusunda görüşmeler yapmak amacıyla bizzat Sakıp Sabancı’nın Kahire’ye geleceğini haber verdi ve Sabancı’nın ziyareti ve yatırım amacıyla yapacağı toplantıları için beni görevlendirdi. Nitekim, ziyaretten bir kaç gün önce Kahire’ye gelen şirket yöneticileriyle Kahire’de konaklama, kullanılacak araçları kiralama, Mısır Ekonomi Bakanı ve serbest bölge yetkilileriyle görüşmeler ve Büyükelçilik konutunda heyet onuruna yemek dahil gerekli düzenlemeleri yaptık. Ben ziyaret hazırlıklarından bir tek Sakıp Bey için kiralanan araca itiraz ettim. Şirket yetkilileri Sakıp Beyin kullanımı için 10 yaşlarında bir Mercedes araç bulmuştu. Ben itiraz etmiş, Türkiye’nin sayılı sanayicilerinden olan Sakıp Bey için yeni bir Mercedes, hatta  limuzin bir araç kiralamalarının, Mısır tarafına mesaj vermek açısından daha uygun olacağını söylemiştim. Şirket yetkilileri önerimi kabul etmediler.

 

O zamanlarda bile 14 milyonluk bir şehir olan Kahire’de trafik tam bir keşmekeşti. Yollar dar ve park yeri kısıtlıydı. Araçların el freni çekilmeden park edilmesi bir gelenekti. Çünkü arabalar tampon tampona park eder, öndeki ve arkadaki araçların tamponunuza değdiği durumda aracınızı oradan çıkarabilmek için yolun başından itibaren el freni çekilmemiş araçları tek tek iterek tampon tampona vurdurur, kendinize çıkabileceğiniz bir boşluk yaratırdınız. Park yeri açmak için de aynı şeyi yapar, park halindeki araçları iterek kendinize park alanı açardınız. Bu sebeple Kahire’deki araçların hepsinin tamponları eğri-büğrüydü. Kahire’de araçlar bakımlı da değildi. Çoğunda cam silecekleri bile bulunmazdı. Zaten yağmur çok nadir yağdığından cam sileceği gereksiz görülüyordu. Bu sebeple yağmur yağıyorsa görebileceğiniz en komik manzara, küçük bir bez tutan sol elini ön camdan çıkarmış şekilde bir yandan  aracı sürerken bir yandan da ön camı silmeye çalışan şoförlerdi.

 

Ayrıca geceleri farların yakılmaması gibi garip bir gelenek de vardı. Siz farınızı yakarsanız karşıdan gelen araç şöförü selektörle sizi uyarırdı. Şehirlerarası yollarda da geceleri far yakılmadığını ilk olarak şahsi arabamla Ürdün üzerinden  karayolundan Mısır’a gelirken görmüştüm. Sina çölünü geçerken gidiş geliş tek şeritli yolda üzerime gelen farları sönük kamyonları son anda görüyor ve korna ile uyarıyordum. Meğer garip olan, gece farını yakarak seyahat eden benmişim. Herhalde Mısırlı kamyon şöförleri bu deli gibi niye korna çalıyor diye merak etmişlerdir. Far yakmamaya “Gözlerimizi alıyor da, ondan” şeklinde açıklama getiren Mısırlılar gördüm, ama çoğunun farının zaten çalışmadığı için yanmıyor olması bence daha akla yakın bir gerekçeydi.

 

Trafikteki bu eğri-büğrü araç bolluğunda arada bir gördüğümüz yepyeni Mercedes otomobiller çok sakil kalırlardı. Birgün, beni şehir dışındaki çiftliğine davet eden Mısırlı bir işadamına, Kahire’nin keşmekeş trafiğini, dar sokaklarını, park yeri kıtlığından araçların bir birine tampon tampona vurdurularak park edilmelerini hatırlatıp,  gıcır gıcır  Mercedes otomobilini şehirde nasıl kullanabildiğini sormuştum. Meğer yarasına parmak basmışım. “Eğer zengin bir işadamı olduğumu göstermek zorunda olmasam İthal vergileri yüzünden çok pahalı olan Mercedes otomobili ne alır ne de canım otomobilimi Kahire trafiğine sokardım. Ama Mısırlılar, eğer  yepyeni bir Mercedesin yoksa zengin olduğuna inanmazlar. O sebeple iş yapacağım kişilere zenginliğimi anlatabilmek amacıyla Mercedes kullanıyorum” demişti. Ben de aynı sebeple ülkemizin sayılı zenginlerinden olan Sakıp Bey için yeni bir Mercedes otomobil kiralanmasını istemiştim.

 

Ziyaret günü geldiğinde Sakıp Bey, yanında Güler Sabancı ve bir şirket genel müdürüyle Kahire’ye indi. Kendisini karşılayıp oteline götürdüm. Öğleden sonra Serbest Bölgeye gidileceğinden otelin lobisinde zamanın gelmesini beklerken, benim itirazıma karşın eski Mercedes otomobili kiralamakta ısrar eden şirket yetkilisi yanıma geldi. Sakıp Bey havalimanında kendisi için kiralanan Mercedesi görünce  itiraz etmiş. Tam, “işte haklılığım ortaya çıktı” diye caka satacakken devam etti. Sakıp Bey, “Bize Toyota yeterdi.  Niye masrafa girdiniz” diye kızmış. Sakıp Sabancı’nın da, her yıl kaplıca tedavisi için hemşiresi eşliğinde Mısır’a gelen Vehbi Koç’un da gösterişsiz yaşamları beni o zamanlar şaşırtmıştı. Ancak meslek hayatımda daha sonraları, görgüsüz, zenginliğini gözünüze sokan ve bu zenginlikle her şeye hakkı olduğunu düşünen yeni yetme zenginleri görünce Cumhuriyet döneminin bu insanlarının ne denli değerli olduklarını anladım.

 

Ziyaret boyunca eşlik ettiğim Sakıp Sabancı,  alt dereceli bir memur olmama rağmen bana çok hürmet etti. Resmi toplantılarda veya otelin lobisinde hep birlikte otururken, mesela, araçların çıkışımız için kapıda hazır olmalarını bildirmek veya çayları yenilemek için garsonu çağırmak gerektiğinde, benim kalkmama eliyle engel olup, yerime oturttu ve  genel müdürüne talimat vererek onu  gönderdi. Babacan sesiyle bana “Sen kıdemsiz bir memur olsan da burada devletimizi temsil ediyorsun. Devlete iş buyurulmaz” dedi.

 

Sonunda görüşmeler olumlu sonuçlanıp yatırım kararı alındı. Bir haftalık ziyaretin başarıyla sonuçlanmasını kutlamak için Büyükelçilik konutunda yemek için toplandık. Yemek bittikten sonra koltuklara çekilmiş kahvelerimizi içerken Sakıp Bey beni yanına çağırdı. Bir hafta boyunca birlikte olduğumuz ve yemeklerde de yan yana oturup sohbet ettiğimiz Güler Hanımı işaret etti.  “Güler yetimdir ve bana emanettir. İş dünyasına alışsın diye onu yetiştirmek amacıyla Kordsa’nın başına getirdim. Başarılı olursa geleceği çok parlak” dedi. Ona gerekli desteği göstereceğimden emin olduğunu söyledi. Sonra da bana, daha başlarında olduğum mesleğimden memnun olup olmadığımı sordu. Daha 28 yaşında ve sadece ikinci tayinimde bulunmakla birlikte bu mesleği sevdiğimi söyledim. “Yanlış anlama gardaşım” diye söze başladı. Şirket olarak benim gibi gençlere ihtiyaç duyduklarını, yabancı ortak ve dış yatırımlarının artması dolayısıyla yurt dışı tecrübeli gençler aradıklarını, beraber olduğumuz bir haftadaki izlenimi çerçevesinde bana bir iş teklif etmek istediğini anlattı. Hiç beklemediğim bu teklife çok şaşırdım. Ama fazla tereddüt etmeden, kendisine teveccühü için teşekkür ettim ve mesleğimde kalmak istediğimi söyledim. Gülümseyerek, elini elimin üzerine koydu. “Haklısın. Çok şerefli bir görev. Ama fikir değiştirirsen Güler’le haber yolla” dedi.

 

Meslek hayatımın ileriki yıllarında ve Büyükelçilik günlerimde “Büyükelçi beni havalimanında neden karşılamıyor” diye ortalığı yıkıp Başbakanlığı aramaya kalkan, Büyükelçiyi hava atmak için yanında taşıyabileceği memuru gibi gören siyaset endeksli yeni yetme zengin işadamlarını tanıdıkça devletin en kıdemsiz diplomatına bile değer veren Sakıp Bey’e saygım daha da arttı. Aramızdan ayrılışının 17. yılında Sayın Sakıp Sabancı’yı  rahmetle anıyorum.

İlgili Yazılar
Bir cevap yazın

E-posta hesabınız yayımlanmayacak. Gerekli alanlar * ile işaretlenmişlerdir

Subscribers