Göçmenler, Sığınmacılar, İlticacılar: Türkiye’nin 1951 Cenevre Mülteci Sözleşmesine Koyduğu Rezerv Ne Anlama Geliyordu?

0
PAYLAŞ

Türkiye, Cenevre’de 1951’de imzalanan Birleşmiş Milletler (BM) Mülteci Sözleşmesini imzalarken, her ülkesine sığınmak isteyeni kabul etmeyeceğine dair bir rezerv koydu. Kaldırılması için günümüze kadar çeşitli vesilelerleBatı’nın talepleriyle karşılaştığımız bu rezervde, Türkiye’nin, Avrupa Konseyine üye ülkeler dışındaki ülkelerden gelerek Türkiye’de mülteci olarak kalmak isteyenleri, sadece üçüncü ülkelere yerleştirmek şartıyla kabul edeceği, bu kişilerin kendi toprağına yerleşmesine izin vermeyeceği kaydedilmiştir.Burada Konsey Üyesi olmayan ülke ifadesiyle, rezervde açıkça belirtilmemekle birlikte, Türkiye’nin doğusunda yer alan ülkeler kastediliyordu.

 

Bu rezervin amacı neydi? Gerçekten murat edilenin ne olduğunun, en sağlıklı biçimde 1951 yılının Dışişleri ve İçişleri Bakanlıklarının arşiv kayıtlarına ulaşmakla öğrenilmesi mümkün olabilecektir. Büyük bir olasılıkla temel hedef,coğrafi olarak hassas bir konumda bulunan Türkiye’nin “göçmen deposu” haline gelmesini önlemekti. Belli ki sözkonusu rezerv konulmak suretiyle, Türkiye’ye yerleşecek kişiler bakımından seçici davranmak, iltica amaçlı gelişlere karşı ülkenin kamu düzenini korumak, ulusal ve demografik ahengi bozmamak amaçlanıyordu.

 

Anadolu toprakları tarihte Batı’dan ve Doğu’dan toplu göçlere sahne olmuş, birçok yabancı devlet adamı veya asker siyasi nedenlerle topraklarımıza sığınmıştı. Cumhuriyet’in kurulmasıyla, eski Osmanlı topraklarında yaşayan ve kendini yeni ulusun bir parçası olarak gören soydaşlarımız ülkemize göç etmişti. 1930’larda Hitler rejiminden kaçan aydınlar ve bilim insanları da Türkiye’ye sığınmış, üniversitelerimize önemli katkılarda bulunmuşlardı. BM Mülteci Sözleşmesinin imzalandığı 1951 yılına gelindiğinde, Türkiye çok partili yaşama geçmiş, Batı ile kurumsal bağlar oluşturmaya başlamıştı. Doğumuzdayeni bağımsızlığına kavuşmuş ülkelerin sayısı artmıştı. Doğudaki istikrarsızlıktan kaçarak çeşitli nedenlerle göçmen olarak gelecek binlerceinsanın, kalkınmakta olan bir ülke için sarsıcı etkiler yaratacağı açıktı. Ayrıcagüvenliğimiz açısından hassasiyet taşıyan Sovyetler Birliğinde yaşayan, seyahat özgürlüğü Moskova’nın insafına bağlı Türk toplulukları vardı. Türkiye,Rusya’da ve Balkanlar’da yaşayan dış Türklerin esas itibarıyla kendi yaşadıkları yerlerde kalması, o ülkelerle Türkiye arasında kültür dahil birçok alanda köprü olmasını istiyordu. Yıllar geçtikçe, Türkiye’nin özellikle Kuzey Irak’tan ve Suriye’den karşılaştığı büyük göç olayları ve bizatihi Türk vatandaşlarının Batı ülkelerine serbestçe seyahatine getirilen kısıtlamalar, Mülteci Sözleşmesine getirilen bu rezervi de ön plana çıkardı.

 

Göçmen kimdir?

Sığınmacıyla mültecinin farkı nedir?

 

Bu noktada, ülkemizde birbirinin yerine geçecek şekilde ve aynı anlama geldiği düşünülerek kullanılmakta olan göçmen, sığınmacı, ilticacı, mülteci, hatta misafir deyimleri üzerinde kısaca  durmakta yarar olabilir. “Göç”ü, insanların daimi olarak yaşadığı yerden, ekonomik ihtiyaçlar, savaşlar, çevresel-doğal sorunlar, siyasi baskılar gibi nedenlerle geçici süreyle ya da kalıcı biçimde ayrılarak, ülke içinde veya dışında başka bir yerde yaşamaya başlaması olarak; “göçmen”i de en geniş ve en genel anlamıyla, herhangi bir nedenle bir yerden başka yere göç eden kişi olarak tanımlayabiliriz. Burada, göçün ve göçmenin her zaman kötü bir şey olmadığını, iyi yönetilen göç olgularının ülkelerin kalkınmasına hizmet edebildiğini hemen belirtmekte yarar vardır. Göçler, niteliği itibarıyla, örneğin iş sözleşmesiyle yabancı bir ülkeye çalışmaya gidilmesi gibi meşru bir çerçevede kalıyorsa  “düzenli göç”, insani nedenlerle bir komşu ülkeye sığınanlar gibi, denetimi zor ve ani gelişen meselelere yol açıyorsa “düzensiz göç” olarak sınıflandırılmaktadır.

 

Sığınmacı ise, inancı, ırkı, dini veya dili nedeniyle korku ve baskı altında yaşadığını öne sürerek başka bir ülkenin korumasını talep eden kişidir. Koruma talep eden kişi girdiği ülkeden iltica talebinde bulunduğu takdirde, talebi kabul edilinceye kadar “ilticacı” olarak anılmakta, ülke makamları ona iltica hakkı verirse “mülteci” statüsü elde etmektedir. Mültecinin Cenevre Mülteci Sözleşmesi uyarınca sahip olduğu haklar, vatandaşlık hakları kadar olmasa da, mülteciye oturma ve çalışma izni, eğitim ve sağlık hizmetlerinden yararlanma gibi yabancılara tanınan imkanlar bahşetmektedir.

 

Türkiye, Cenevre Mülteci Sözleşmesine koymuş olduğu coğrafi kısıtlama rezervi nedeniyle, mülteci statüsü kazanmak isteyen, Avrupa Konseyi üye ülkeleri dışından gelen sığınmacı kişilerin bu taleplerini işleme koymamakta, başvuruları üçüncü ülkelere iletilmek üzere Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliği temsilciliğine yönlendirmektedir. Suriyeliler örneğinde olduğu gibi, iltica talebinde bulunmayan ya da iltica talebinin diğer ülkelerce kabul edilmesi sürecinin sonuçlanmasını Türkiye’de beklemeyi tercih edensığınmacılara ise Türkiye “geçici koruma” statüsü vermektedir. Halen Suriyeli sığınmacılara tanınan, Birleşmiş Milletler Mülteciler Yüksek Komiserliğinin de kabul etmiş olduğu “geçici koruma” statüsü ile, Türk makamları, sığınmacının iaşe ve ibatesini sağlamayı, onu ülkesine zorla geri göndermemeyi ve güvenliğini temin etmeyi kabul etmiş olmakta, bunun dışında herhangi bir hukuki veya idari yükümlülüğe girmemektedir.

 

Geri Kabul Anlaşması ve Türk vatandaşlarının Schengen bölgesine seyahatine getirilen kısıtlamalar:

 

Avrupa Birliği ülkelerinin göçmen istemediği, gelen sığınmacı sayısını da en aza indirmeye çalıştığı bir sır değildir. Bunun için de sığınmacıların geldiği ya da geçiş güzergahı olarak kullandığı ülkelerin vatandaşlarının seyahat özgürlüğünü araç olarak kullanmakta, vize muafiyeti karşılığında onlardan Geri Kabul Anlaşması imzalamalarını istemektedir. Türkiye’den de istenen budur. Geri Kabul Anlaşmaları, kısaca, sığınmacının geldiği ya da geçtiği ülkeye iade edilmesini düzenleyen belgelerdir. Türkiye’yi transit olarak kullanan Afgan veya Filistinli gibi bazı Asya kökenli kişileri ülkelerine iade etmek neredeyse imkansız olduğundan, geri kabulün taşıdığı tehdit, Türkiye’nin kontrol edilemeyen bir sığınmacı kitlesiyle karşı karşıya kalmasıdır.

 

Türkiye, vatandaşlarının Schengen bölgesine vizesiz seyahat edebilmesininsağlanması şartıyla, 16 Aralık 2013’te AB ile Geri Kabul Anlaşmasını imzaladı.İmzanın ardından AB’nin şart koştuğu 72 adet kriterin müzakeresine başlandı. İlginçtir, AB’nin hemen başlangıçta koştuğu ilk şart, Cenevre Mülteci Sözleşmesine getirdiğimiz coğrafi kısıtlamanın kaldırılması idi. Türkiye haklı olarak bu rezervi kaldırmadı. 2014 yılında ülkesindeki yabancılarla ilgili mevzuata çağdaş uygulamalar getiren Yabancılar ve Uluslararası Koruma Yasasını kabul etti ve buna uygun olarak Göç İdaresi Genel Müdürlüğünü kurdu.

 

Bugüne kadar ne yazık ki vize muafiyeti gerçekleşemedi. Son on beş yıldaArnavutluk, Gürcistan, Moldova, Karadağ, Sırbistan ve Ukrayna vatandaşlarıSchengen bölgesinde serbest dolaşım hakkı elde ettiler. Bizim görüşmelerimizinne aşamada olduğunu bilemiyoruz. Türkiye halen devasa bir Suriyeli sığınmacı sorunuyla baş etmeye uğraşıyor. AB, Türkiye’yi, yeterliliği tartışılır bir mali yardım karşılığında göç dalgalarını durduran önemli bir engel olarak görmeye devam ediyor, ancak vatandaşlarımızın seyahat özgürlüğü konusunda gerekli iradeyi ne yazık ki gösteremiyor.

 

İlgili Yazılar