Bir Saatli Bomba Olayı

0
PAYLAŞ

Dış temsilciliklerimize saldırıların yoğunlaştığı bir dönemdi. 1985 veya 1986 yılıydı.  Hannover’deydik, Başkonsolosluğa bağlı 130.000 vatandaşımız vardı.Vatandaşlarımızın nüfus, askerlik, noter, evlenme, ölüm, her türlü “ahvali şahsiye”, yani kişisel hal işlemini yerine getirmek için bütün gün uğraşırdık. Ben “Konsolos” idim, o sırada Başkonsoloslukta misyon şefinden sonra gelen üçüncü kişiydim. Kançılaryamızın büyük salonundaki uzun masanın bir tarafına, fabrikalardaki otomasyon bandında olduğu gibi beş-altı memur sırayla oturur, vatandaşların işlem başvurusunu alıp makbuzunu keser, en son da belgesini imzalar gönderirdik.

 

Tam o sene pasaportlar değişecek denildi, bir de onun yükü eklendi üstümüze. O dönemde Almanya kendi işsizlik meselesini halletmek için işçilerimizin Türkiye’ye dönmesini teşvik ediyor, döneceklere cazip geleceğini düşünerek on’ar bin mark veriyordu. Dönüp dönmeme kararsızlığı devam ederken, kesin dönüş, ikamet süreleri gibi yeni işlemler ortaya çıkıyordu. Kesin dönüş yerine “keskin dönüş” deyimi o devirde çıkmıştı; Türkiye’ye dönmek istemeyenler çoğunluktaydı. Bunun yanında, ekonomik nedenlerle gerçek dışı beyanlara başvurarak iltica eden, sonradan iltica dilekçesini geri alarak ikametini düzenli hale getirmek isteyen vatandaşların işleri de vakit alıyordu. Bizler de Konsoloslukta günlük işlerin yanısıra bir de çetrefil hale gelen bu meselelere çözümler bulmaya çalışıyorduk. Bu da zaman zaman gergin ortamlara, tartışmalara neden olabiliyordu.

 

Aşağı Saksonya Eyaletinin başkenti Hannover’in merkezinde bulunan Steintor semtinde, içinde bir gazete bürosunun da bulunduğu çok katlı tarihi Anzeiger Hochhaus adlı binada kiradaydık. Başkonsolosluğa her gün iki yüze yakın vatandaşımız doluşuyor, Cumartesi günleri ise gelenlerin sayısı beş yüzü buluyordu.

 

Vatandaşlarla yaşanan gerginliklere bir de binamızın önünde Cumartesi günleri düzenlenen siyasi gösteriler eklenince memurlar üzerindeki baskı daha da artıyordu. Gösteri yapılan günler, bir yandan içeride kan ter içinde sorun halletmeye çalışırken, diğer yandan gözümüz, ani bir tehlike yaşama endişesiyle dışarıda olup bitenlerde olurdu. Bazı başkonsolosluk binalarına baskınlar yapılmıştı. Bazılarına dışarıdan çeşitli saldırılarda bulunulmuştu. Olası tehditlere karşı koruma görevlilerimiz ve dışarıda tedbir alan Alman polisi bir güvence sayılabilirdi, ama yine de herkes tetikteydi, çünkü bir olay olsa vatandaşlarla birlikte hepimiz etkilenecektik.

 

İçimizde en fazla diken üstünde yaşayan görevlimiz ise, Çukurovalı olduğu için personel arasında “Ağa” unvanıyla anılan İsmail’di. Başkonsolosluğun emektar sevimli kavası Adanalı İsmail Ağa, ailesiyle konsolosluk kançılaryasının bir bölümünde kalır, gece de konsolosluğu beklerdi.    Ak saçlı, iri yapılıydı, ama onun en belirgin özelliği uçlarından yukarı doğru kıvrılmış bembeyaz bıyıklarıydı. Almanya’da yaşıyor olmanın da etkisiyle, görenler İsmail Ağayı, bu bakımlı, görkemli bıyığıyla ve ciddi duruşuyla Alman İmparatoru Kayzer Wilhelm’e (I. Wilhelm, 1797-1888) benzetirdi. Belki ağalığı da memleketinin Çukurova olmasından çok bıyıklarından geliyordu. Aşağı Saksonya’da vatandaşlar arasında onu tanımayan yoktu. İşine bağlı ve dürüsttü. Ona zaman zaman Kayzer Wilhelm diye takılmamıza ses çıkarmaz, böyle seslenildiğinde hafifçe gülümseyerek gözünü uzaklara çevirirdi. Konsolosluğa iş için girip çıkan Almanlar da bu sevimli görevlimizin bıyıklarında kendilerine has bir özellik olduğunun farkında idiler.

 

Bir Kurban Bayramı günü sabah çok erken bir saatte İsmail Ağa telefon ederek, konsolosluğun bina içindeki üst kat ana giriş kapısının önüne bomba konulduğunu söyledi. Nasıl bir bomba olduğunu sordum. Yerde birbirine kabloyla bağlı iki poşet durduğunu, kablolara bir çalar saatin bağlı olduğunu söyledi. Anlattığı şeyin doğal olarak çağrıştırdığı, saatli bombadan başka bir şey değildi. Ona, aman İsmail Ağa sakın poşetlere, kabloya, saate, hiçbir şeye dokunma, polise haber veriyorum, ben de atlayıp oraya geliyorum dedim. Alman polisine durumu anlattıktan sonra hemen hızla giyinip arabayla konsolosluğa gittim.

 

Ben yoldayken İsmail Ağa herhalde bombanın içeride patlayacağından epeyce korkmuş olacak ki, polisi beklemeden poşetlerin ikisini de eline alıp güzelce caddeye indirmiş, patlarsa yolda patlasın diye düşünerek onları kaldırımın kenarına bırakıvermiş. Çalar saatten bombanın patlama saatini öğrenmeye çalışıp çalışmadığından ise emin değilim.

 

Konsolosluğa vardığımda Alman polisi gelmiş, poşetleri uzaktan incelemeye başlamıştı. İsmail Ağanın söylediği gibi, iki şişkin poşet, bunları üstten birbirine bağlayan bir kablo ve tam aralarında yuvarlak bir çalar saat öylece duruyordu.Bayram namazına giden birkaç vatandaşımız da merak edip olanları seyretmeye başlamıştı.

 

Polisler hemen şehrin en işlek caddelerinden biri olan önümüzdeki yolu trafiğe kapatarak, poşetleri imha etmek üzere uzaktan kumandalı, dört tekerlekli, pazar arabasına benzeyen bir robot getirdiler. Amaçlarının poşetleri fünye ile patlatarak etkisiz hale getirmek olduğunu söylediler. Eğer bomba gerçekten belirli bir saatte patlayacak ise, etrafta ve binada  ciddi bir hasar bırakabilirdi. Polislerin işi zordu. Bir yandan gittikçe kalabalıklaşan meraklıları uzaklaştırmaya çalışıyor, diğer yandan robotu çalıştırmaya hazırlanıyorlardı.

 

Bu arada olayı haber alan bir gazeteci geldi, polise uzun uzun sorular sormaya başladı. Kısa yanıtlar veren polis onu da uzaklaştırmaya çalışırken gazeteci herhalde aldığı bilgilerden tatmin olmamış olacak ki polise bağırmaya başladı.Sonra polis onu kovaladı.

 

Sonunda robot yavaş yavaş poşetlere yaklaştı, kancasıyla onları kaldırımın kenarında durduğu yerden kaldırarak caddenin ortasındaki refüje kadar götürdü, polis seyircileri iyice uzaklaşmaları konusunda bir kez daha uyardıktan sonra poşetleri yere bırakıp oradan uzaklaştı.

 

Bizler büyük bir patlama beklentisi içinde gözlerimizi kısarken, polisin fünyeyi ateşlemesiyle birlikte, cılız bir patlama sesiyle birden havaya gazete kağıtlarının uçuştuğunu gördük.

 

İsmail Ağanın büyük bir riske girerek ellerine alıp aşağıya indirdiği poşetler, meğer saatli bomba süsü verilmiş gazete parçalarından ibaretmiş. Hepimiz derin bir nefes aldık.

 

İlgili Yazılar