Avrupa Birliği’nin Yumuşak Gücü Genişleme Politikası Hala Geçerli mi?

0
PAYLAŞ

Yirmi yedi ülkeden oluşan Avrupa Birliği kendine özgü bir oluşumdur. Parlamentosu, başkanı ve müthiş bir bürokrasiye sahiptir; ancak ordusu yoktur. Dış politikası da yine kendine özgüdür. Dış politika için alt yapısı olup, ülkelere Büyükelçi/Temsilci gönderir. Bununla beraber dış politikada karar almaları kolay değildir. Üye ülkeler arasında görüş farklılıkları konunun önemine göre azalır veya artar. Uzak bir kıtadaki insan hakları ihlaline ilişkin kınamalarda görüş farkı olmaz ama Orta Doğu veya ülkemizle ilgili bir konu olduğunda ortalık karışır.

 

AB’nin elindeki önemli güçlerinden biri üyelik imkânıdır. 1957’de altı ülke ile kurulan o zamanki adıyla Avrupa Ekonomik Topluluğu (AET) çeşitli evrimlerden geçerek isim değiştirirken Birleşik Krallığın (BK) ayrılmasına kadar hep genişledi. Her genişleme siyasi saiklerle gerçekleşti, dış politikayı etkiledi.  1961’de BK, Danimarka, İrlanda ve Norveç ile AET’ye üyelik müracaatında bulundu. Ancak her seferinde Fransa Cumhurbaşkanı de Gaulle’un vetosuyla karşılaştı. De Gaulle Birleşik Krallığın AET içinde ABD’nin bir Truva atı rolünü oynayacağını düşünmüştü. 1963’de ilk vetoyu koyarken bundan diğer üç ülke de olumsuz etkilendi. AET’nin genişlemesi ancak de Gaulle’ün 1969’da görevinde ayrılmasıyla gerçekleşebildi.  Fransa’nın tutumunda değişliklerden biri de Almanya’nın Doğu Almanya’ya yönelik Doğu (Ost) politikasında yatıyordu. Fransa Almanya’nın daha bağımsız olmasından ve güçlenmesinden endişe etmeye başladı. Genişleme ile birlikte derinleşme politikası da artık hep gündemde olacaktı. Nitekim Avrupa Parlamentosunun  yetkileri arttırıldı. İlk genişleme ile altılar Birleşik Krallık, Danimarka ve İrlanda’nın üyelikleriyle dokuzlara dönüştü. 

 

Bundan sonraki genişleme ise ülkemizi yakından ilgilendirmektedir. O tarihe kadar Türkiye ve Yunanistan tüm batılı teşkilatlara birlikte üye olmuşlardı. AET ile ilişkilerini de benzer zamanlarda yaptılar ve üstelik Atina ve Ankara Anlaşmaları adeta birer kopyadır. 1974’de Yunanistan’daki askeri cunta Kıbrıs’ta Ada’nın Yunanistan ile birleşmesine (Enosis) kalkışıp Türkiye’nin müdahalesiyle yıkıldıktan sonra işbaşına gelen Karamanlis hükümeti AET’ye tam üyelik müracaatında bulundu. Aynı girişimde Türkiye’nin de bulunması beklenirken böyle bir hareket yapılmadı. Dışişleri Bakanlığında birçok Büyükelçi’nin bu konudaki ısrarlarına rağmen Ankara herhangi bir girişimde bulunmadı. Brüksel’de görev yaptığım sırada arşive girip yazışmaları buldum. Ankara o sıralarda ilgili Büyükelçiliklerimizin görüşlerini sormuş ve gelen yanıtlarda başvuru yapılması için hararetle destek verilmişti. O zaman AET Nezdindeki Daimi Temsilcimiz Büyükelçi Saraçoğlu sadece uzun bir tahlil yapmamış, Ankara’ya giderek bu konuda girişimde de bulunmuştu. Ancak Yunanistan ile o güne kadar sürdürülen paralel politikamızdan ayrışma yapılarak Cumhuriyet tarihimizin en büyük hatalarından biri neticesinde Yunanistan tek başına 1980’de AET’ye üye oldu. 

 

Bir sonraki genişleme İspanya ve Portekiz ile gerçekleşti. Yunanistan ile bu ülkelerin diktatörlükten yeni kurtulmuş olmaları neticesinde demokrasiye bağlanmaları ileri sürülen görüşlerden biri olmuştu. Bu iki ülkenin 1986’da üye olmalarıyla AET artık onikiler olarak anılmaya başlandı.

 

Bir sonraki genişleme bu kadar zor olmasa da beklendiği kadar kolay gerçekleşmedi.Üyelik müracaatında bulunanlar bu kez önceki üç ülkeye kıyasla daha zengin ve gelişmiş ülkelerdi: 1989 yılında Avusturya’nın başvurusunu, Finlandiya, İsveç, İsviçre ve yine Norveç izledi. Bu ülkelerden Norveç dışındakiler tarafsızlık politikası gütmekteydiler. Dolayısıyla AET’nin dış ve güvenlik politikalarına etkisinin nasıl olacağı tartışılmaya başlandı. İsviçre daha sonra yaptığı tarafsızlık konusunda gerçekleştirdiği referandumun olumsuz netice vermesi ile 1992’de aday başvurusunu geri çekti. İlginç olan bunların hepsinin EFTA üyesi olması idi. Ancak artık siyasi alanda da gittikçe daha güçlü hale gelen AET tercih edilmekteydi. 

 

Müzakerelerden sonra her üç ülkede referandum yapıldı; Norveç’inki bu ülkede hüküm süren olumsuz yaklaşım içindeki kamuoyunu etkilemek için en sona bırakılmıştı. Avusturya ve İsveç’ten olumlu netice alınmasına rağmen Norveç’in yaptığı referandumda ret oyu çıkınca sadece diğer üçü üyeliğe girdi; onikiler on beşler oldu. Bir sonraki genişleme için 2004 yılını beklemek gerekecekti. Ancak bundan sonraki genişleme süreçleri eskisinden farklı bir hale gelmişti.  1989’da Demir Perde’nin yıkılmasıyla Orta ve Doğu Avrupa’daki komünist ülkeler teker teker Sovyet baskısından sıyrıldı, SSCB’nin dağılmasıyla yeni ülkeler ortaya çıktı ve AET onlara kucak açtı. Önce Çekoslovakya, Macaristan ve Polonya’yı kapsayacak şekilde kriterler belirlendi. Bu üç adayın bayraktarlığını Almanya yaptı. Daha sonra bu kriterler tüm adayların karşılaması gereken temel önkoşullar olarak kullanıldı.

 

Bu arada GKRY ve Malta 1990’da üyelik başvurusunda bulundular. Öte yandan, pek telaffuz edilmese da 199o yılında Batı ve Doğu Almanya birleşince bir bakıma üstü kapalı bir genişleme meydana geldi. 

 

 1993 yılında AET Maastricht Antlaşmasıyla artık Avrupa Birliği oldu.  AB’ye üye olabilmek için en azından bir üyenin avukatlığı, diğer bir deyişle desteklemesi lazımdır. Türkiye’nin talihsizliği destekçisi olmadığı gibi muhaliflerinin fazla olması idi. Nitekim Finlandiya ve İsveç’in ısrarıyla Baltık ülkelerine (Estonya, Letonya, Litvanya) kapı aralandı. Ardından Bulgaristan, Romanya ve Slovenya aday olarak çıktılar. Yunanistan Güney Kıbrıs’ın adaylığını öne sürdü. GKRY esasında üyelik yoluna 1995 de girmişti. O tarihte Türkiye Gümrük Birliği’ni tamamlarken Yunanistan da GKRY için üyelik yolunu açmaya çalıştı. Yunanistan Gümrük Birliği’nin önündeki vetosunu kaldırmak için AB’nin yapılarını ele alacak Hükümetlerarası Konferansın sona ermesinden altı ay sonra GKRY ile üyelik müzakerelerinin başlatılacağı kararını aldırtmıştı.

 

Malta aday iken işbaşına gelen yeni hükümet adaylığı çekti; ancak kısa süre sonra yapılan seçimde kaybedince yerine geçen önceki hükümet adaylığını tekrar ortaya koydu.    Çekoslovakya’nın bölünmesi ile aday sayısı on ikiye çıkmıştı. AB hiçbir zaman bir anda bu kadar genişlememişti. Tartışmalar bunun nasıl cereyan edeceği şeklinde oldu. Eski komünist ülkelerle Avrupa Anlaşmaları yapıldı ve AB ile bağlantılarında somut adımlar atıldı. Üyelerin süreçte gösterecekleri performansa bağlı olması savı ağır basmakla beraber her zaman olduğu gibi siyasi kıstaslar da devredeydi. 1994 Essen Zirvesinde yol haritası belirlendi ve adaylara çok geniş ve kapsamlı soru formu doldurtuldu. Neticede 1997 Aralık ayında Lüksemburg Zirvesinde tüm bu ülkeler aday olarak belirlendi, 1998 yılında Çekya, Estonya, Macaristan, Polonya ve Slovenya ile müzakerelere başlama kararı alındı. GKRY de, daha önce alınmış karar ile bu gruba dahil oldu. Diğer adaylarla (Bulgaristan, Letonya, Litvanya, Malta, Romanya, Slovakya) müzakereler daha sonra başlayacaktı. Türkiye için ise dışlanmış  bir “Avrupa Stratejisi” önerilmişti. 

 

Kısa bir süre önce Gümrük Birliği’ni tamamlayan ve bunu üyelik için gerekli bir adım gören Türkiye’nin, Soğuk Savaş’ta diğer tarafta kalan ülkelerin birden önüne geçmesini kabul etmesi mümkün değildi. Zira karar siyasi idi.  Söz konusu eski komünist ülkeler bir bakıma “Avrupa ailesine” geri dönüyordu. Onların olası bir Rus pençesinden “kurtarılması” gerekiyordu. Malta’nın adaylığı zaten daha önce kabul edilmişti. GKRY’yi ise Yunanistan kolluyor ve tüm süreci bloke etmekle tehdit ediyordu. AB’nin diğer üyeleri Yunanistan’ın şantajına boğun eğerken, bazıları bunun Ada’nın birleştirilmesi için yararlı olabileceğini düşündü. Ancak bir kısmı da Türkiye’nin sürekli dışarıda bırakılması için kullanılabileceğini tasarlıyordu. Bugün ikinci grubun ne kadar “isabetli” bir karar aldığı görülmektedir. 2004’de “büyük patlama” adıyla on ülke, üç yıl sonra da Bulgaristan ve Romanya üye oldular. 2005 yılında Türkiye ile aynı anda üyelik müzakerelerine başlayan Hırvatistan 2013’de üye oldu. O tarihten beri başka bir ülke üye olmadığı gibi genişleme AB’nin öncelikleri arasında artık bulunmamaktadır.

 

Genişleme AB’nin yumuşak güçlerinden biridir. Bu kartı kullanarak birçok ülkedeki demokrasi ve diğer alanlardaki farklılıkları düzene koyarak kendilerine uydurmayı başardı. Ancak bu kartın kullanım alanı artık iyice daraldı. AB ile ülkemizle ilişkilerdeki durum nedeniyle şu anda AB’nin Türkiye için özellikle üyelik perspektifini kullanma ihtimali sıfırdır. Bu kartı artık sadece Balkanlarda kullanabiliyor olsa da bu kartın gücü azalmaya başladı.

 

Karadağ 2012, Sırbistan 2014 yılında üyelik müzakerelerine başladı; Arnavutluk ve Kuzey Makedonya müzakerelere başlamak için ellerinden geleni yaptı; Kosova ve Bosna-Hersek ise beklemededir. Katılım sürecinde en ileri durumda bulunan Karadağ ile müzakereler bilinçli olarak yavaşlatıldı ve henüz sonuçlanmadı. Sırbistan ile Kosova’nın kaderi birbirlerine bağlıdır. Sırbistan ile müzakereler başlamış olsa bile, AB’nin Kıbrıs meselesinden aldığı ders çerçevesinde, Kosova ile sorunlar çözümlenmeden üye olamayacağı hatırlatılmaktadır. Bu iki ülke arasındaki ilişkileri yumuşatma çabalarını yürüten AB bunu üyelik havucu ile sağlayabilmektedir.  

 

Yunanistan ile yaşadığı isim meselesi nedeniyle uluslararası kuruluşlara katılmakta zorlanan Makedonya nihayet ismini değiştirdiyse de AB için engellerin hepsi kalkmadı; başta Fransa ve birkaç ülkenin itirazı ile karşılaşınca karar gecikti.  Nihayet AB, geçtiğimiz Mart ayında Arnavutluk ve Kuzey Makedonya’nın üyelik müzakerelerine başlayabileceği kararını aldı.  Ancak bu kez Bulgaristan kültür, dil ve tarih meselelerini açarak K.Makedonya üzerinde baskı kurdu ve son Aralık Zirvesinde müzakerelere başlama tarihi bir kez daha ileri atıldı. Aynı sepette değerlendirilen Arnavutluk da beklemek durumunda kaldı.

 

Bir yandan Balkanlardaki Rus etkisinden çekinen AB, Mart 2020’de düzenlediği Zagreb Zirvesi ile bunu gidermeye çalıştıysa da, tutumu genişlemenin öncelikleri arasında olmadığını göstermektedir.  Macaristan ve Polonya’nın AB içinde yarattığı sıkıntılar esasında Balkan ülkelerinin daha uzun beklemede kalmalarının bir diğer nedenidir. Başta Fransa olmak üzere birçok üye Balkan ülkelerinin de ileride benzer sorun yaratmasından çekinmektedir.   AB’nin bir an önce Balkanlardaki ülkelere yönelik politikasını belirlemesi tarafların yararınadır. Bu ülkeler, AB için öncelik olmadıklarını bilmelerine rağmen başka çareleri olmadığı için geleceklerini halen AB’ye bağlı görmekteyse de, bu süreç daha da uzarsa geri tepme ihtimali vardır. AB’nin çekim gücü de bir yere kadar geçerli kalacaktır. Netice itibariyle genişleme politikası miadını doldurmak ve AB’nin yumuşak güç envanterinden çıkmak üzeredir. 

 

İlgili Yazılar